Rüzgârlı Camlar Üzerine Yorumlar-1
Çiğdem Sezer
Lirik, akıcı, içe dokunan bir dili var Serkan Türk’ün. Metaforları kullanarak gölgeliyor kişileri, zamanı ve olayları. “Siz görün” dercesine yazıyor. İçe, geçmişe bakmanın, gördükleriyle acılanmanın, bu acıyla sarılmanın yaşama, tutunma çabasının öyküleri… “Cam”; gören, gösteren…”İşte ayna, hadi baksanıza, dünya orada, hüzün de, sevinç de. Yeter ki bilin bakmasını, çevirin gözlerinizi derinliklerinize” der gibidir o “Rüzgârlı Camlar”.
Kitap, adından kapak tasarımına, “sağ omzumdaki meleğe ve kalbimdekilere” ithafından, girişindeki Cesare Pavese alıntısına ve Serkan Türk’e ait “Soluyorsun” adlı şiire dek bir “gitme arzusu”nu “gidememe hali” ni ve hüznünü içeriyor. Belki de melankolisini…
Söz konusu şiirin son dizelerinde, “arkamdaki kumluktan geçiyorsun/ sonra tutup ölüyorsun birkaç kuş için” diyor Serkan Türk. Birkaç kuş için ölmesini bilenlere hüznün hallerini ve yaşamın büyülü ezgisini duyumsatıyor “Rüzgârlı Camlar”. Hiç değilse benim duyumsadığım, bunlardı.
Sayfalar arasındaki o çocuğu-çocukluğu bir yerlerden tanır gibiydim…
Yorum (0) Yorum yaz!
her şeyin güzel olma nedenleri çıktı.

"sessizliğimizden geçiyor güz
sararan otların arkasından bakıyoruz gidenlerimize
kuşlara bakıyoruz, geçen gemilere ve denize
arkasından el sallanan günlere
kimselere işittirmeden yangınımızı,
o yüzden suskunluklar içiyor içimiz,
kaçacak yer arayacak kim görse"
Serkan Türk
her şeyin güzel olma nedenleri, 64 sayfa, şiir
Kül Sanat Yayınları
Şubat 2009
Yorum (3) Yorum yaz!
Notre Dame'ın Küskünü
her duyduğum ölüm kamburum
olurdu. sonsuz gökleri sarsardı yağmur
ellerinde kir birikmiş günahkar bir kadın
beyaz bir çarşafı gererdi bahçesinde
yaz’dı biliyorsun biten
ben orda koşacak ve yetişecek olandım
yeni zamanlarına dünyanın
tuttu yaprak döktü ağaçlar
kavak esnedi çatıya doğru
bir kuş havalandı kalbimde
tuhaf boşluk
açtığım camdan baktım tepelere
ateş yakmış kalabalık,
gittin mi? hiçbir gölge yer etmemiş
aydınlık evler, altındı penceren.
esmeralda bir çingene kadar esmer
bir o kadar alacaklı tanrı’sından
ve ben alıngan köle kamburum içimde
notre dame'ın küskünüyüm sanki
çalıyorum her saat çanlarını yalnızlığın
katedralin duvarına sinmiş frollo kadar ürkek
bakıyorum çarmıhıma.
bu düştüğüm yağmur suyu gözyaşım
olurdu. sonsuz içimi dağlardı sessizliği.
Serkan Türk
Issız Adamlar
Burun kemiklerinden başlayarak bir sızlama yayılıyor bedenime. Ağladım mı yoksa az sonra kopacak fırtınanın habercisi mi bu sızlama bilmiyorum. Bildiğim bütün bütün bir şeylerin içimde yer değiştirdiği. Mevsimleri birbirine kattım. Kışın ilk günlerini belirsizlik içinde yaşadım. Bahar geldiğinde çiçeklerimi açmak için hazırdım. Yazın başlangıcında ben de meyveye durmuştum diğer tüm ağaçlara özenerek. Ve sonra temmuzu, ağustosu yaralı bir hayvan gibi serin yerlerde içimin acısını dindirmeye çalışarak geçirdim. Güz gelmeden kan kaybım bitsin istedim. Yeni bir mevsime taşmamalıydı yaşadıklarım. İzin vermedin bitmesine. Sonra eylül geldi gülümseyerek. Ben bütün eylüllerin arkasından baktım. Ağrılarım geçsin diye bekledim biraz daha. Birer ikişer yaprak dökmeye devam ettim ekimle birlikte. Kurumuş o yaprakların üzerinden geçtiğini düşündüm. Geçmişin üzerinden geçer gibi umarsızdın. Rahatı kaçan bir ağaçtım. Oysa sen ne rahat insandın, dayanamadığım.
Bazı insanlar yaşadıklarını kolayca unutabilirken, bazıları her anıyı taze tutmaya çalışıyor. En çok kendini içlerini oyduklarının farkına varamıyorlar sanırım. Okuduğum kitaplarda, dinlediğim şarkılarda ve gördüğüm filmlerdeki her olayı kendime dair bir şeyler bulacağımı sanarak takip etmem unutmadığımın bir göstergesi değil mi? Issız adam’ın ardından sinema salonunu boşaltan insanların yüzlerinde de gördüğün düpedüz buydu. İçlerinde yarım kalmışlıkların fotoğraflarının yansıması. Hepsini incitmiş, gözlerine nem düşürmüştü o fotoğraf. Ben de onların arasına karışmış, kendi gölgemi yitirmemeye çalışıyordum işte. Issız adamlardık. Oysa gölgeler için ışık gerekliydi. Bütün ışığımı seninle gezdiğin sokaklarda, gittiğin restoranlarda, otobüs duraklarında bırakmıştım. Farkına varamadığım neydi diye şimdi uzun uzun düşündüğünde de o yanıtı kendime veremeyeceğimi biliyorum.
Eski bir ayrılık şarkısında bulup bulup o cevapları uzaklara bakıyorum şimdi. “Karanlığın içinde yandı gözbebeklerim. İlk önce gözlerini gördüm. Ilık rüzgârlar misali sesin değdi tenime. Belki bin defa yanıp yanıp söndüm. Bir yanda sen, bir yanda tövbeler. Bir yanım karşı koyar bir yanım ister.” Vazgeçmeye nasıl hazırdım ortadaydı yanıtı. Odamdaki aynaya bakmamaya çalışarak çıkıp gidiyordun kapıdan. Oradaki göreceğim yüzle karşılaşmaya cesaret edemeyişime de bir anlam vermeyelim. Bazı şeyleri de böyle kabullenelim. Uzaklar içimden başka yerde değil.
Bir deniz fenerinden suların karasına bakar gibi bakıyorum içime. Her bir dalga önce bildiklerimi örtüyor. Anılarımı yutuyor azgın suları denizin. Hayatımda her şeyi hatırlamak istiyordum üstelik. Aldığın notlar, o neyi anlattığını bilemediğin cümlelerin arasında yitiyor geçmişim. “sevdim seni de içimi hasara uğratmana izin verdim bilesin” diye yazmışım mesela bir kış günü. Sonra başka bir mevsime ait cümleler. “İnsan ne kadar güçlü duygular hissediyorsa da bir yerde görünmez güçler devreye giriyor. Karanlık bulutlar çöküyor günün belli vakitlerinde üzerimize. Uzay gemisine bindirip götürüyorlar seni. Ruhunu değişiyorlar oracıkta birkaç saat. Sonra o içinden benim geçmediğim kalbinin düğümlerini çözüyorum tek tek. Her düğümde ne çok mevsim geçiyorum seninle.” Yeni bir mevsim daha başlıyor ve ben aynı düğümleri çözüyorken birden irkiliyorum. Yüz binlerce düğümü sen atıyordun kalbine. Ben bir yerden çözdükçe başka bir yandan yenilerini ilave ediyordun o düğümlere. Burada vazgeçiyorum o düğümleri çözmekten.
Burun kemiklerimden başlayarak bir sızlama yayılırken içime. Bir kez daha aynı cümleleri yazıyorum önümdeki kâğıda küçük harflerle. yeniden bir ay geride kalıyor ve bu ay bir o kadar 'ah'la dolu geçip gitti. sevdim seni de içimi hasara uğratmana göz yumdun bilesin. dağılan bir çok şey oldu içimde. şimdi arasam hiçbirini bulamam yerinde. koşup bacaklarına sarılan küçük bir çocuk kadar sevecen yüreğim, tutup sızlayan yerlerimi sözlerinle iyileştirmeyi denedi. saf işte bu gönül, her durakta aynı nöbetleri geçirir de iflâh olmak nedir bilmez.
Elleri kirlenir mi insanın her ayrılıktan sonra
Elleri kirlenir mi insanın her ayrılıktan sonra? Bu soruyu kime sorsam benzer yanıtlar alacağıma eminim. Gözlerini yazı sayfasına yeni bir şey bulmak umuduyla dikenler için bu yazı bir şeyleri anlatır mı bilemem. Bir köşe başından dönüyordunuz da karşınıza aniden çıkıverdi. Hani o meşhur reklamdakine benzer bir şey oldu. Elinizdeki her şey yere dağıldı çarpışınca. Sonraki sahnede ikiniz bir anda yerdekileri toplama telaşında. Birbirinizden özür diliyorsunuz. Topladıklarınızı karşınızdakinin eline uzatırken göz göze geliyorsunuz, o anda fark ediyorsunuz birbirinizi. Az sonra yolunuza gidecekseniz oysa. Yaptığınız iş görüşmeleri sonuçsuz çıkmış, başka birinden doğru sonuç alacağınızdan emin bir inançla giderken tam karşınıza böylesi… Hani içinize sıcak bir şeyler düşüyor. Çok kısa bir sürede yaşandığı için hepsi o yoluna doğru adım atmış oluyor. Kimin umurunda iş görüşmesi?
Sıcak günlerde sokaktan geçerken altından geçtiğiniz bir ağaç gölgesinde daha uzun kalmak isteği gibi, daha çok o yüze bakmak geçiyor içinizden. Yerden topladıklarınızı uzatırken kazara parmaklarınız onunkilere değdiğinde, bir fırtınadan çıkıyordunuz. Kaç fırtınadan karaya çıkmayı başardığınızı ama her seferinde batmak üzere olan bir gemi gibi yalpaladığınızı söylemeye gerek yok. Yumuşacık o tenin artığı gibi hayatınız dokunaklı bir filme dönüşüyor giderayak.
İnsan neleri kabul ediyor bir aşk uğruna? Hani olmayacak dediğiniz her şeyin sizi bulduğunu düşünmeye başladığınız o çocukluk yaşlarından beri, çokça pişmanlık gözyaşları dökmeyi öğrenmiş olsanız da, yenileri daha parlak incilere dönüşüyor. İlk günlerde sizinle aynı şeyleri hissettiğini söylediğinde masmavi o göğü daha çok görür oldunuz. Ne güzeldi o mavilere bulaşmış beyaz bulutlar. Daha sonra onlar mı böyle kararıp gününüzü gecenizi zehir edecek olan bulutlar?
Hepi topu üç cümle. Hiçbir ayrılık bu kadarını kabul etmez. Karşınızdakini ayrılığın aksi için ikna etmekse nasıl zordur. Onun hayatını mahvettiğinizi biliyor oluşunuz belki daha çok zorluyordur sizi. İnsan gönlüne o güzel sesleri doldurmuşken nasıl olurda bir an gelince bütün sesleri yitirmeyi göze alır, bunu anlamakta zorluk çekerim. Ölüm gibi bir neden olmadıkça kabul edilesi gelmez bana ayrılıklar. Sonsuzluğun kısa bir anmış gibi karşınıza gelip dikildiğini hissedersiniz. Verilmiş sözleriniz vardır. Aldığınızda mutlu olduğunuz o sözleri bu kadar net anımsarken siz, ayrılıkta neyin nesi?
Elleri kirlenir mi her ayrılıktan sonra insanın? “Yüreği kirlenir insanın” diyor bir dostum bu sorum üzerine. Bütün inandıklarınızı sıfırlayan yanı var ayrılıkların. Yüzün el olmuşta bulutlarda fırtına çıkarıyor sesin. Beni söküyorsun giderken. Uzağa git, son dikişim çıksın tenimden… Hayır kal. Daha çok sar gövdesini o yalnız ağacının. Şemsiyesi yağmurda saçlarını gizleyen o kıza dönüşme.
Bir şiirimde diyordum. “Anılarımsa eski kazak”. Her ayrılıkta biraz daha sökülür insan. Eski bir mesaj cümlesini hatırlamanıza neden oluyor bu dize. “TV reklâmındaki gibi Afrika’ya yerleşeceğini söyledin sanki. Çok uzak. Bugün iyi hissedeceğimi sandım seni görürsem. Tuhaf boğuldum dünden beri. Gidip gelsen çok sevinirim. Çocuk olurum”. Hatırlıyor musun peki o mesaja gelen yanıtı? Hiçbir şey yazmayıp aramış mıydı yoksa? Sonra çıkıp gelmişti bazı beklediğin gece yarılarında olduğu gibi. Yoksa herkes yaşadıkları sonucu gizli bir müzemi kuruyor Pamuk gibi? Dönüp dönüp bakacağı eski bir küpe, yarısı yenmiş bir dondurma külahı, gazoz şişesi, kısacık bir mektup… Ne atacağım cebime gizlice biten bu ilişkiden?
“Eski bir aşk yeni bir ayrılıktır her zaman” der Yılmaz Odabaşı. Neler kalıyor bir ayrılıktan geriye? Bir ağaç, yalnız bir ağaç değildir insan için hayatta. O önünden geçerken gölgesinde daha uzun kalmak istediğiniz insana dönüşür. Yazılanlara öykü dersek daha mı az acıtır içimizi?
« Önceki :: Sonraki »