Söyleşi

GENÇ KUŞAK ÖYKÜCÜLERİMİZDEN SERKAN TÜRK İKİNCİ KİTABINI ÇIKARDI

“Birbirinin gözüne bakmayan insanlar olduk”

Rüzgârlı Camlar’ın öykülerinin hem durum hem de olay öykücülüğünün özelliklerine göre kaleme alındığını görürsünüz. Yalnızlık, ölüm, ayrılık ve hüzün üzerine yazılmış bu metinler her ne kadar yaşamın acı yönlerini imlese de mutsuzluk vermiyor okuyana. Diğer metinlerden farkı bu olsa gerek. Acının kucağında ama hep mutluluğa göz kırpıyor pencereden görünenler. Hayattan beslenen öyküler yazıyorum.

SELÇUK KÜPÇÜK

- İlk önce şunu sormak isterim aslında. Bugün Dergah, Yedi İklim, Hece gibi önemli edebiyat dergilerimizin başında öykücüler bulunuyor. Sen de Ada dergisini çıkarıyorsun. Bu bahsettiğim dergicilik geleneğimizdeki hatırı sayılır öykücü editör olgusu hususunda sen neler söylemek istersin?

İyi bir edebiyat dergisi çıkarmak için yalnızca şiirle ya da öyküyle değil tüm edebi türlerle yakınlık kurabilmek gerekir. Sanatı bir bütün olarak düşündüğümüzde hazırladığımız derginin şiir, deneme, öykü ve diğer sanat dallarında başarılı ürünler yayımlaması birazda editör kadrosunun seçiciliğine bağlı. Ada dergisinde gerek arkadaşlarım, gerekse ben çok titiz davranmaya çalışıyoruz. İlk kez ürün yayımlamış olanı da, yıllardır edebiyatta kendine yer etmiş olanı da aynı disiplin çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bir editör öykücü olarak okuduklarımın yazdıklarıma yansıması mutlaka olacaktır. Hem yukarıda bahsettiğin dergiler hem de diğer dergilerin öykücü editörleri benzer zenginliği kendi yazım dünyasında harmanlamasını bilmişlerdir. Kendilerine özgü bir dil geliştirip o eksende Türkçeyi zenginleştirmişlerdir. 

- Öykülerinde zengin ve yoğun bir betimleme okuyorum. Her nesnenin, bizim fark etmediğimiz ayrıntısını metinlerinde malzemeye dönüştürmüşsün. Bu gözlem zenginliğini besleyen nedir?

İlhan Berk’in “her şeye yazmak için bakıyorum” söylemini ödünç alıyorum burada. Yaşamın her anında gördüklerimi kaydediyorum. Sonra onlar hafızamda başkaca anlarda yazılmayı beklermiş gibi ortaya çıkıyorlar. Mutfak musluğunu yan dairede açmış bir komşu bize yalnızlığı da anlatabilir mutluluğu da. Esas olan benim o sesi duyduğum anda içime attığım görüntüye yansıttığım şey. Bakmayı seviyorum her nesneye. Görecek şeyler olduğu sürece onlara bakacağım ve anlatacağım diyorum kendime çoğu zaman. Birbirinin gözüne bakmayan insanlar olduk konuşurken. Gözümü kaçırdığımızdan samimiyeti de yitiriyoruz.

- Öykülerinde özellikle şiirsel bir açılım da var. Birçok cümleyi çıkarıp, bir şiirde malzeme olarak kullanmak mümkün. Öykün şiirden ne kadar besleniyor?

Aslına bakarsan ben bir metne öykü, şiir, roman ya da deneme diye ayırmaksızın bakmak isterim. Yazarken de tüm türlerin iç içe geçtiği bir malzemenin ortaya çıkması normalmiş gibi geliyor bana. Deneme ya da öykülerimi incelediğinizde şiirin orada durduğunu görmeniz bu yüzden normal. Yıllardır hazırladığım radyo programlarım sayesinde de çok fazla şiir okuma fırsatım oldu. Bu yüzden belki her sözüm dönüp dolaşıp şiirle buluşuyor. Öyküm şiirden, şiirim öyküden besleniyor. Benzer bir soruyu Kül Öykü Gazetesi için şairlere sormuştum. “Şairler öykücülerden beslenir mi” diye. Yazan insanlar olarak bütün edebi türleri ne yazık ki aynı samimiyetle takip etmiyoruz. 

- Rüzgârlı Camlar ikinci öykü kitabın. Senin de içinde bulunduğun yeni ve genç bir Türk öyküsü var. Rüzgârlı Camlar bu yeni jenerasyonda nerede duruyor?

Ülkemizde son yıllarda çıkan öykü kitaplarını okuduğunuzda durum ve olay öykücülüğünün birinin ağırlıkta olduğunu anlıyoruz. Rüzgârlı Camlar’ın öykülerinin hem durum hem de olay öykücülüğünün özelliklerine göre kaleme alındığını görürsünüz. Yalnızlık, ölüm, ayrılık ve hüzün üzerine yazılmış bu metinler her ne kadar yaşamın acı yönlerini imlese de mutsuzluk vermiyor okuyana. Diğer metinlerden farkı bu olsa gerek. Acının kucağında ama hep mutluluğa göz kırpıyor pencereden görünenler. Hayattan beslenen öyküler yazıyorum. Her şey sadece hüznün kavşağından geçiyor. Geleneksel olanı biraz da modern dünyanın karmaşasında doğru şekilde anlatabilmek derdindeyim. Benim öykü dünyamda doğa çok önemlidir. Zeytin ağaçları, duvarları badanalı evler, çiçek zengini bahçeler, deniz, tepeler ve yollar bol çağrışımlıdır. İnsanın insana dokunduğu, dokunabildiği bir dünyada yaşamak istiyorum. Yan daireden ölü kokusu gelmeden o kapıyı çalabilen insanlarla konuşabilmek… 

- Rüzgarlı Camlar’da Pevase’den, Selim İleri’ye, Çiğdem Sezer’den, Hilmi Yavuz ve Tezer Özlü’ye kadar birçok önemli isim geçiyor. Kimi öyküne bir epigraf, kimi kendisine adanmış bir öykü ve kimi de bizatihi öykünün kendisi olarak yer alıyor. Bütün bu isimlerin senin öykü izleğinde yeri neresidir? 

Her yazarın özellikle okumaktan haz aldığı metin türleri vardır. Biraz içeriye doğru açılan metinlerdir benim için bunlar. Bahsettiğin yazarların ve şairlerin benim yazım dünyamın zenginleşmesinde sayısız katkısı olmuştur. C.Pavese ve Tezer Özlü ekseninde bu soruya yanıt vermem gerekirse iki yazarda çevrelerinde gördüklerini olduğu gibi anlatırken, kendilerini de çoğunlukla yazmışlardır. Ölümü ve esasen yaşamı diri tutan bütünlüğü gördüklerini düşünüyorum onları okurken. Hem Uzak Yaz’da, hem de Rüzgârlı Camlar’da da bende onlar gibi en çok ölüm teması üzerinden yalnızlığı, içselliği anlatmayı seçtim.

Selim İleri’nin Türk edebiyatında henüz yeterince ağırlığı fark edilmeyen bir yol açıcı olduğunu düşünüyorum. Onun metinlerinde de çoğu kez hayattaki günlük sesleri duyarız. Benim anlattıklarımla örtüşüyor dili. İnsan sevdiklerine yakın durur. Bu yüzden bir selam göndermek isterim yazdıklarımla. Kitabımın ilk öyküsünün şöyle bir özelliği var. Selim İleri ilk kitabından bir süre sonra Suda Ölen Yalı adlı bir hikâye yazmak istediğini, ama ne yazık ki düşündüğü hikâyeyi yazamadığını geçtiğimiz yıl gazetedeki köşesinde kaleme almıştı. Edebiyattaki kırkıncı yılını kutladığı geçen yıl onun için Ada dergisinde özel bir dosya hazırlamıştık. Bu dosya için o yazılamamış öyküyü yazmayı denedim.

İyi bir öykücü aynı zamanda geçmişin izini sürmekle kalmaz onu yeniden hayatla yoğurur. Ben de dünyamı zenginleştiren şair ve yazarların arasında yeniden geçiyorum her şeyin üstünden.

- Öykü dergilerinde de yazıyorsun. Ne yazık ki ülkemizde öykü dergiciliği uzun soluklu olamıyor. Sence bunun sebepleri nelerdir?  

Bu durumu sadece öykü dergiciliği olarak değerlendirmiyorum. Ne yazık ki dergi sektöründe bu sıkıntı var. Birkaç sayı çıkıp kapanan onlarca dergi var ülkemizde. Ölü dergiler mezarlığına son olarak Eşik Cini katıldı. Oysa ilk çıktığı sayısında hepimizde başkaca heyecanlar yaratmıştı. Yazar kadrosu ustalardan oluşan bu dergi bile 15. sayısında okura veda ettiyse gerisini siz düşünün. Dağıtım sorunu, reklâm sorunu, okurun dergileri sahiplenmemesi diğer nedenler. Ülkemizde bu kadar çok okur-yazar insan varken neden bir dergi satmıyor siz düşünün artık. Yazanların bile takip etmediği dergiler edebiyatta hangi boşluğu dolduruyor onu da zaman gösterecek.


Milli Gazete'de yayımlanmıştır.

Yorum (0) Yorum yaz!

Aşkı Nereye Gömebilir İnsan

Aşkı Nereye Gömebilir İnsan

 

Serkan Türk

 

Yazın odasına bir kez daha geldim. Bu kez güneşli bir sabah hâkim odaya. Masamın üzerinde az sonra size bahsedeceğim kitap duruyor. Notlar almıyorsanız her kitabı aldığınız kitapçıyı aklınızda tutamazsınız. Önce bu kitabın elime geçme öyküsünü anlatsam daha mı iyi olur? İstanbul’un o kalabalık caddelerini adımlarken bir ara sokağa daldık Seyit’le. “Eski kitaplar satan bir yere götüreceğim seni” dedi. Yeni yerler görmeyi severim. Çarşılar, alışveriş merkezleri değil bahsettiğim şey. Başka bir arkadaşımla ne zaman büyük bir kentte bulunsak sabahın erken vaktinden başlayarak tüm büyük alışveriş merkezlerini, marketleri gezerdi. Ben daha uyuyor olurdum o gidip geldiğinde. Benimse bu tür bir gezilerde ilgimi başka şeyler çeker. Küçücük bir dükkân örneğin… İçindeki yaşanmışlığı görmenin beni mutlu ettiği kanısındayım. Bir saatçi dükkânı düşünün. Yüzlerce saat başka zamanları gösterir gibi çalışıyorken, ihtiyarın biri elinde saatin kayışı gözlüklerinin üstünden bakarak takmaya çalışıyordur.

 

Onlarca yer geçmiş ve söylediği yere gelmiştik. Üst üste yığılı binlerce kitap orada duruyordu. Rafların, masaların ve zeminin üzerinden yükseliyordu o sahafın içinde geçmiş zaman kokulu kitaplar. İnsan o kalabalığın içinde hangisine eline alsam diye düşünüyor. Bazıları daha hiç okunmamış gibi tertemiz kitapların. Bazılarınınsa içlerinde notlar yazılı. Okuduğum kitaplarda belli cümlelerin altını çizmeyi ya da renkli boya kalemiyle o satırı belirgin kılmayı severim. Oradaki kitapları okumuş olan okuyucularda benzer şeyler denemiş.

 

İnsan kitaplarını hangi durumda satabilir? Yıllarca harçlıklarını biriktirip kitap almış bir okur nasıl olurda vazgeçebilir geçmişinden? Yakın bir arkadaşımın kardeşi evde çok yer kaplıyor diye izinsiz olarak kolilerdeki kitaplarını alıp satmıştı da arkadaşım öğrendiğinde fenalık geçirmişti. Koşturup aynı yere gidip bazılarını yeniden satın alabilmişti. Hani okurun kişisel gelişimini değerlendirip bazı kitaplarından vazgeçebileceği gerçeğini göz ardı etmiyorum. Öyle bir durumda da köy okullarının yardım kampanyalarını desteklemek için bazı kitaplardan vazgeçilebilir.

 

Gonca Özmen’in YKY’den çıkan Belki Sessiz kitabını da böyle bir günde edinmiştim. Yıl içerisinde çıkan en özel şiir kitaplarından biri. “Çiçekler büyük bir yokluğa bakıyor/
Gitsem gitsem bir solgunluğa gidiyorum” der bir şiirinde. Okumanızı tavsiye ediyorum. Birbiri ardına raftan aldığım kitaplardan biri de Andrew Jolly’nin Seni içime gömdüm isimli kitabıydı.  123 sayfalı incecik bir kitap. Seyit Göktepe bu kitabı okumadıysan mutlaka edin dedi. Böylelikle alacaklarım arasına ekledim.

 

Günler sonra yazın sıcaklarının artık iyice hissedildiği bir sabah kütüphanemden çekip aldım kitabı. Sabahları güneşe sırtımı dönüp sayfaların arasında dolaşmak mutlu eder beni. “Tan ağarırken ölmüştü kız” cümlesiyle başlıyordu kitap. İyi bir hikâye ilk cümleden belli olur diyorum bir kez daha. Ölümler üzerine son aylarda yaptığım okumalara bir yenisini daha eklemek heyecanlı bir durum.

 

Kısaca konuyu özetleyecek olursam şöyle bir hikâye ile karşılaşıyorsunuz. Kızılderili karısı göğsünde çıkan bir yaradan dolayı ölünce, onu düzgün bir mezara gömmek için günlerce yol yürümek zorunda kalan Kabrero’nun ilginç yolculuğunun hikâyesi anlatılıyor. Ailesinin izni olmadan Kızılderili biriyle evlendiği için kasabalılarda genç adamı dışlamıştır. Yinede düzgün bir mezarı olmasını ister karısının. Bunun için türlü zorluk yaşamak zorunda kalacaktır. Dağ yolunda yolunu haydutlar kesecektir. Hikâyenin tamamını anlatacak değilim tabii. Hayattayken bir kez bile seni seviyorum demeyi başaramamış karısına. Ama günlerce onun ölü bedenini sırtında taşıyacak kadar tutkuyla seviyordur. Biz de benzer şekillerde, hayatımızda önemli olduğunu düşündüğümüz insanlara duygularımızı söylemeye çekiniyoruz. Yokluklarındaysa Kızılderili kadının cesedi gibi sırtımızda taşıyoruz söylemediğimiz şeylerin ağırlığını. Okuduğum romanı ve bu yazıyı bitirdiğimde şu soruyu soruyorum okuyucu olarak kendime ve sizlere: Şiddetin kol gezdiği bir dünyada aşkı nereye gömebilir insan?

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Aramızdan Salyangoz Geçiyor

Aramızdan Salyangoz Geçiyor

 

Serkan Türk

Birkaç gün önce ‘aramızdan salyangoz geçiyor’ isimli bir şiir yazmıştım. Yaşanılan birçok anı biten ilişkilerden sonra hemencecik unutulamıyor, unutulmamalı bence. Hayat bize yeterince cömert davranmıyor diyor konuştuğum bazı arkadaşlarım. Ya biz, onun içini yeterince doldurmayı başarabiliyor muyuz? O kadar çok yaşayan ölü var ki aramızda dolaşan, mutluluktan bahsetmek zorlaşıyor. Üçüncü sayfa haberlerinin artık çoğumuzun içinde kıpırtı oluşturmamasını buna bağlıyorum, nefes alıp verenlerin arasında çok sayıda ölü oluşuna.

Asansöre biniyoruz. Bizim arkamızdan iki kişi daha koşturup kapı kapanmadan son anda içeri giriyor. Çıkılacak kat için tuşa basıyoruz. Sonra bir metre karelik bir alanda birbirimize bakmamak için inanılmaz bir enerji harcıyoruz. Oysa küçük bir selam cümlesi genişletecek asansörün içini. Merhaba, iyi günler gibi basit bir iki cümle güzelleştirecek kalbimizi. Kimimiz aynaya bakıyor, kimimiz asansörün tavanına. Yirmi saniye giderek içimizi sıkıntıyla dolduruyor. Yalnız bu durum sadece asansörde yaşanmıyor. Gündelik hayatın içerisinde her zaman etrafımızdaki kalabalığı yok sayıyoruz. Sokakta kenardan yürüyor, tanıdık insanlardan kaçar bir hale geliyoruz. Eskiden sevdiğiniz, keyif alarak yaptığınız birçok şey, yerini tatsızlığa bırakmış oluyor farkına varmadan. Hayatın rutinleştiğini söylüyorsunuz başka bir anda yakın bir dostunuza. Televizyonun ya da bilgisayarın ışığı karşısında geceyi sabaha bağlıyorsunuz.

Dış dünyada olup bitenleri bir film gibi görüyorsunuz. Komşunuz karısını boğazlıyor bir gece vakti. Kulağınızı tıkıyorsunuz gelen seslere. Her zamanki kavgalardan biridir diyor içinizdeki ses. Ya değilse demiyorsunuz.

Marketi soymaya çalışan iki genci gördüğünüzde kaçacak yer arıyorsunuz. İki sokak ötede bir polis görevlisinin olabileceğini aklınıza getirmiyorsunuz. Başım derde girmesinde ne olursa olsun diyorsunuz. Ya benim başıma benzer bir olay gelirse diye düşünmüyorsunuz.

Yol ortasında ablasının öldüğünü gören adamın ağlaması gerektiği halde bileziklerini tek tek kolundan özenle çıkarıp iç cebine soktuğunu haberini okuyup, insanlığımıza ne oluyor sorusunu tartışmalı oysaki.  Toplum olarak değerlerimiz her geçen gün zedeleniyor. Yabancılaşıyoruz birbirimize, en çokta kendimize. Birlikte olmak güzeldir diyebilsek yeniden. Yeşertebilsek kurumuş yüreklerimizi.

Şair Abdülkadir Budak’ın oğlundan birkaç gündür haber alınamadığına dair bir mail aldım az önce. Genç Şairlerimizden Orhan Göksel Budak en son Sincan yakınlarında görülmüş. Umarım en kısa sürede kendisiyle ilgili olumlu bir haber duyarım. Ailemizden birinin başına gelmeden anlayamayacağımız şeyler vardır. Bu olayda benzer şeyler düşündürüyor bana.  32 yaşında bir genç adam kayıplara karışıyor diğer yüzlercesi gibi. Çocuklarımıza, kardeşlerimize, annelerimize, babalarımıza neler oluyor da ansızın ortadan kaybolabiliyorlar?

Yeterince birbirini dinlemeyen, anlamayan insanlar olduğumuzdan mutluluğu başkaca yerlerde aramaya çalışıyoruz. Yaşamın içini doldurmak için yeterince cesur değil miyiz? Başka birini mutlu kılmanın bize de aynı şekilde yansıyabileceği ihtimalini düşünemiyoruz. Hepimizin arasından salyangoz geçiyor, içimizde kırık dökük hikâyeler…

Yorum (1) Yorum yaz!

Trabzon'da İmza Günü

Radyo Aktif’in Basın Sponsorluğunda ÇYDD Trabzon Şubesi bu yıl 3. sünü düzenlediği Kitap Fuarını Hasan İzzettin Dinamo anısına gerçekleştiriyor. Trabzon Belediyesi ve Nokta Kitabevinin katkılarıyla gerçekleşecek Fuar kapsamında 25’i aşkın yayınevi stantlarıyla % 50 indirimli kitaplarıyla okuyucuyla buluşuyor. 21-25 Mayıs tarihleri arasında Hüseyin Kazaz Kültür Merkezinde Trabzon Yazar, Şair, Aydın ve Sanatçıları ağırlayacak. Tuncer Erdem, Zeynep Oral, Oğuz Makal, Ahmet Telli, Deniz Kavukçuoğlu, Tayfun Pirselimoğlu, Mavisel Yener, Kamil Masaracı, Ahmet Ümit, Alaettin Bahçekapılı, Serkan Türk, Neriman Calap, Sait Aydemir, Zeki Bostan, Ömer Turan, Erdal Eksert ve Nasuf Cömer’in katılacakları etkinliklerde söyleşiler, imza günleri, konser, belgesel ve film gösterimleri gerçekleştirilecek.  Hüseyin Kazaz Kültür Merkezinde gerçekleştirilecek etkinlik 21-25 Mayıs Tarihleri arasında Trabzonlu sanatseverleri bekliyor.

 

22 Mayıs Günü saat 15:00'te Uzak Yaz ve Rüzgârlı Camlar'ı okuyular için imzalayacağım.

Yorum (0) Yorum yaz!

Rüzgârlı Camlar Üzerine Söyleşi

Kül Öykü Gazetesi

Murat ERGİN

Serkan TÜRK’e soruyor.

 

 

M.Ergin: Camlar, bir vitrin gibi, yaşamın da yazanın da yazılanın da hayat bulduğu bir yer. Kitabınız camların büyüsü ile açılıyor. Camlar dış dünyanın, bireyin iç dünyasıyla yüzleştiği yer mi?

 

S.Türk: Baktığımız değil, bize bakılan yer camlar. ‘Bize bakmak’ istiyordum yazarken. Her birimizin içinden geçtiği sokaklara, ruh hallerine, mevsimlere bakmak... O yüzden Sanki Yarın Issızlık’ı yazarken taşınılan bir sokağı dekor yaptım. Geçmişin her zaman bir şekilde kendini hatırlattığını gözlemliyorum bizim toplumumuzda. En mutlu olduğunuz bir anda birden moraliniz bozulabiliyor. Ani bir gelişme hayatlarımızı değiştirebiliyor. Kaçınızın başına gelebilir yıldırım düşmesiyle ölüm? “Anılar sadece böyle kesik kesik görüntüler olarak anımsatıyorlar kendilerini. Bir yerde elektrik devreleri gibi yanıp kararıyorlar. Ne kadar zorlarsan zorla ilave tek bir kare göremiyorsun.” Diyorum bir öyküde. Bazen yüzleşmek için çaba harcasanız bile bu mümkün olamıyor. Eskiden yaptığınız bir hatanın gelecekte mutsuzluğunuza neden olacağını düşünüyorsunuz. Yaptığınız seçimlerle bir şeyleri değiştirmek elinizde ama o kadar güçlü hissetmiyorsunuz genelde. Kırılmalar gerekiyor toparlanmak için.

 

 

M.Ergin: Metinler arası ilişki kurarak yazmak, örneğin Tezer Özlü, Suat Derviş ve Selim İleri’den yola çıkarak metinler kurmak bu kitaptaki öykülerinde rastlanan bir durum. Bu etkileşimi nasıl değerlendiriyorsun?

 

S.Türk: Suda Ölen Yalı isimli bir öykü yazacaktım diyordu Selim İleri bir yazısında. Onun kırk yıl önce yazmaya başladığı ve bitiremediği öyküyü genç bir yazar olarak yazmam hoşuna gitti umarım. Öykü Marmara’nın zengin yalılarından birinde geçiyor. Yalının eski sakinlerinden bir kadının günümüzün yalısında bir hayalet gibi görünmesiyle başlıyor. Suat Derviş’in Çılgın Gibi romanının izini sürerek yazdım. Yazarların geçmişteki yazarlardan hatta dönemlerindeki başka insanlardan ses almasını doğru buluyorum. Tezer Özlü’ye gelince Türk Edebiyatının gamlı prensesi bende başka duygular uyandırıyor. Ömrü uzun olsaydı edebiyatımızda bu denli bir iz açmış olur muydu diye düşünemeden edemiyorum. Rüzgârlı Tırpan öyküsünde onun izleğinde yapıyoruz yolculuğumuzu. Sanki hepimiz bir çayır serinliğinde oturmuş rüyâlarımızı anlatıyoruz.

 

 

 

 

 

M.Ergin: Hayat hepimiz için bir yerlerde hikâyeler hazırlıyor.”diyorsunuz bir öykünüzde. Yaşıyorken unuttuğunuz ama hikâyelerinize ulanan incelikler, yüzler ve yaşayanların gözleri hep geçmişe dönük, gelecek sizi korkutuyor mu?

 

S.Türk: Bu bilinçli bir seçim değil esasen. Yazmaya başladığınız anın sizi nereye götüreceğini kestiremiyorsunuz. Galiba benim yazı makinem beni geçmişin serin sularına götürüyor ve orada bırakıyor. Kimi zaman yaşlı bir insan, kimi zaman bir çocuk ağlayışı temize çekiyor beni. Üzüntülerin arkasında huzur var çünkü. Gelecek de orada.

 

 

 

M.Ergin: Ölüm, hep bir yarım kalmışlık duygusu uyandırıyor öykülerinizde. Karakterler, yaşıyorken incelikleri görmeden göçüp gidiyor başka boyutlara. Yazan için, kendini temize çekmek, yaraların yeniden yeniden sarılması mı demek geçmiş?

 

 

S.Türk: Yaşarken ölü olan ne çok insan var aslında. Benim yazarken öykülerime bulaşan bu insanların gölgeleri. Çevresinde olup biteni göremeyen, doyasıya gülemeyen, başka insanları fark etmeyi başaramayan insanlar zaten ölü olmalı. Diyorum ya Ölüler Tanrı’nın rafında bekliyorlar sonsuz göğü. Nefes alıp vermek her zaman yaşamak mıdır?

 

 

M.Ergin: Camlara bakan gözler hep uzaklara gitmeyi kurguluyor. Karakterler önce rüzgârı duyumsuyor ve camlar uzaktan gelen siyah bulutları görüyor. Umudu hep içeriye sığınma da mı bulur yazar? Sizce umut nerede?

 

S.Türk: Küçük kedi yavrusu kuyruğunu yakalamaya çalışır. Kuyruğunu yakalama çabasıdır mutlu kılan. Kendi parçasını yakalamaya çalıştığını fark edemez. Bizim çoğumuz da bulunduğumuz yerlere sığamıyoruz. Gitsek birçok şeyi çözeceğimizi sanıyoruz. Yalnızlık baktığımız yerde buluyor bizi. Odamızda, sokağımızda, okulumuzda, istasyonda bizimle olan bu rüzgârlı haller. Yola çıkacak olmanın derin sessizliği.

 

 

 

 

M.Ergin: Wittgenstein ilksel öğrenme dediği, hep içimizde taşıdığımız çocukluğumuzdaki ilk izlekler hâlâ camlar ardında mı yaşanmakta? Birey olmanın acısını yaşayan karakterler sokağa çıkmadıkça çocukluğunu unutmakta mı? Çocukluk sizde yaşanılmış olanların toplamı mı, eksikliklerin yaşanılmayanların listelenmesi mi?

 

 

S.Türk: Daha çok Uzak Yaz’da ifade etmeye çalıştığım şeylerdi çocuk duyarlılıkları. Rüzgârlı Camlar ergenliğin ilk günlerindeki yüzler sanki. Sivilcelerinden kurtulmaya çabalayan yüzler duruyor pencerenin ardında ve onların gözlerinde var ediyor kendini öyküler. İlk önce bakarak öğreniyoruz dünyayı. Küçücük odalardan sokağa çıkmayı, kalabalıklara karışmaya heves ediyoruz. Sobaya elini değdirip yakan bir çocuk gibi canımız yanmadıkça anlamıyoruz gerçeği. Hatta canı yandıkça bile gerçeği anlamamakta ısrar ediyor bazılarımız. Sevilmemişlikler, yarım bırakılmamışlar, yeni şeyleri düşlemeyi unutmuş bireylerden nasıl bir gelecek umarız.

 

 

 

M.Ergin: Deniz hep bakılmayı mı bekler? Öykülerinizdeki camlar hep denize açılıyor. Deniz imgesinin sizdeki yeri ne? Uzaklara gitme isteği geçmişin izine bir yolculuk mu?

 

S.Türk: Bu kitapta bir değişiklik olarak açılışı bir şiirle yaptım. Sahilde kumların arasında bir çocuk yüzü, belirgin hatlar veriyor ortamı anlatan. Deniz kültürü ile yetişmiş kişilerde beklemek bir ayindir. Sessizce durup kıyıda beklersiniz. Ufuk çizgisinin olduğu yere bakarsınız umutla. Uzaklara gitmekten çok, uzaklardan çıkıp gelecek birinin varlığına duyulan inanç. Deniz imgesi esasen yerleşik kalmak isteğidir bende.

 

 

M.Ergin: “O Rus oyuncaklarındaki gibi birini açıyorsun, başka biri çıkıyor içinden. Hepsi de anı bunların. Kadın hâlâ adamın yanında. Yanağını cama dayamış. ‘rüzgârlı camlar’ diye mırıldanıyor. Kır kahvesindeki adamın beklerken yaşadığı azalmışlık duygusunu hissediyor.” Diyorsunuz bir öyküde.

 

S.Türk: Her zaman aynı olamıyor insan. Sürekli bir yenilenme hali. Acıların, sevinçlerin yer değiştirdiği anlar vardır. İçinden çıkılamayacak bir durumda hissederken birden öyle bir mucize olur ki siz bile şaşırırsınız aydınlığa kavuştuğunuz için. Bazen öyküdeki gibi hepimizin başka şeyleri dert edindiğimiz gerçeğini birinin bize fısıldaması lazım… Yalnızlık duygusunun yerleşmesini istemiyorum bu hikâyeye demişim mesela.

 

 

M.Ergin: Şal adlı öykünüzde yaşanılmış bir ölümün ötekileştirilip anlatımı var. Çünkü sizin öykülerinizde bir iç içe geçme var. Yazan için bir hikâye nerde başlar nerde biter.

 

S.Türk: Öykülerimde denemekten hoşlandığım bir şey aslında bu iç içe geçmişlik hali. Hepimizin hayatından diğer hayatlar da görünür. Kiminden az bir görüntü kiminden daha çok. Yaşamın bir yerinden başlamak yeterli. Sokağa çıkan adam görüntüsü mesela bir başlangıç olabilir. Ya da perdeyi çeken bir kadın. Şal’daki gibi temizlik yapan bir kadın gelip oturabilir öykümün orta yerine. İlk kitabımdaki Öldüğümde Ağlamadım adlı öykünün başka bir pencereden görünümü aslında Şal.

 

 

 

M.Ergin: Golgotha adlı öykünüzde kullanılan tepe metaforu Bilge Karasu, Pavese’de sıkça görülen tepe imgesine benzeş. Yazarken kurgulanan ve boşlukta bırakılan okuyucuyla vücut bulan metaforlar okuyucunun yeniden hikâyenizi kurgulaması için mi?

 

S.Türk: Sadece tepe değil elbette. Bahçe, deniz, balkon, pencere gibi sıklıkla kullandığım imgeler var. Her biri tek başınalık duygusunu gelip yüklüyor insana. Zeytin ağaçları mesela bu kitapta tepe kadar çok çıkıyor karşınıza. Arka fonda belli şeyler var. Tepe, zeytin ağaçları ve yalnızlaşan insanlar. Gökyüzünde bulutlar, parıldayan yıldızlar. Hepsi hikâyenin içeriği kadar sizi meşgul etmiyor aksine rahatlatıyor. Okur olarak siz, geniş bir bahçede hiçbir şeye takılmaksızın yürüyüp gidebiliyorsunuz. En azından benim istediğim dilediğim esas kokuyu alabilmeniz.

 

 

M.Ergin: Köstebek, değişme metaforu üzerine kurgulanıyor. Biz değişsek de dünyanın realitesi değişmiyor. Korkular hep diri mi tutulmalı? Bazı şeyleri daha iyi anlamamızı sağlayan korkular mı?

 

S.Türk: Korkular yalnız bizi içimize saklanmaya itmiyor aksine daha bir diken üzerinde yaşamak zorunda bırakıyor. Toplum olarak küçük yaşlardan itibaren sürekli bir şeylerle korkutularak yetiştiriliyoruz. En küçük hatamızda, diğerleri başımıza üşüşecek, bizi cezalandıracaklar sanarak büyüdük. Üstüne bir de doğanın bizlere yaşattıkları eklenince içinden çıkılmaz bir hal aldı yaşantımız. Köstebek öyküsündeki gibi deprem korkusunu yaşayanlar hayatlarının her anında bir sallantı bekler buluyorlar kendilerini. Korkuların üzerine gitmek ve onları yenmek gerekiyor. Çoğumuzun yapamadığı bu aslında, onu yenmek yerine kaçmayı yeğliyoruz.

 

 

M.Ergin: Yaşam, ölümden sonra da insanın geride bıraktıklarıyla devam ediyor. Sesler öykülerde dialoglara dönüşüyor ve geçmişi tekrar ediyor. Kitabınızdaki üç ana bölüm camlar, rüzgârlar ve bulutlar gökyüzü imgesini boşluğa yeniden yazılması gibi ve yaşamakta olanın nihai sonunu mu gösteriyor?  Bu özel bir tercih mi? Ölüm bir final mi başlangıç mı?

 

S.Türk: Başlangıç. Mevsimler birbiri ardına yenileniyor. İnsanlar da öyle, her ölümle yenileniyor ve yaşamın mantığını algılama çabasından vazgeçiyor. Geçip gidenin ardından bakan bir yüze dönüşüyor. Sürekli insan o eski fotoğraflardan bir tat almaya çalışıyor hayat adına.

 

M.Ergin: İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde.” Demişsiniz İki Kısa Gece’de.  Bu kadar hayatın içinde ve o kadar da dışında kahramanlarınız.

 

S.Türk: İki kısa gece, kitabın en sarsıcı aşk öyküsü. Yüreğini ele geçirilen ve sonra öylece bir köşede yalnız bırakılan birinin, gidenin ardından duyduğu inanç kaybı. İnsanlara güven duygusunu yitirdiğinizde daha çok hayatın dışında kalıyorsunuz.  Sevdikçe sokaklarda koşup terleyen çocuklar görüyor insan. Pencereden sarkıp birbirlerine olup biteni anlatıyor mahalleli kadınlar. İnsan insanın avcısı olmaya görsün kararıyor dünyalar. Bir çiçeğin defter arasındaki kuruyuşu, hâlâ içinde bir yerlerde var olan umudun göstergesi olamaz mı?

 

M.Ergin: Okuyanın, içini yer yer üşüten rüzgârın söylediklerini duyurduğunuz bu kitap ve söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

S.Türk: Ben teşekkür ediyorum bu içten ve zarif soruların için.

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

12 Nisan Notu

uzun süredir kapısını çalmadığınız bir dostunuzu ansızın bir sokakta görürsünüz. selamlaşmalar biraz kırıktır. gönlünüzü daha sık doldursunuz istersiniz. hayatınızdaki gelgitlerden haberdar olsun ve sesinize karşılık versin... sadece iyi anlarında değil de sizin iyi olmayan anlarına da denk gelsin istersiniz gelişlerinin. sadece içinizden geçirirsiniz bu dileğinizi. hepimiz birbirimizin uzağında yaşıyoruz.

 

*                    *                     *

 

bahar geldiği dönemlerde ister istemez beklentilerinizin yükseldiğine şahitlik edersiniz. yaprak kımıldasa aşk gelip bulacak sizi. kuşlar gökyüzünde, telefon tellerinde, balkon pervazlarında. içiniz kıpır kıpır. malum mevsimi gelmiş sevmelerin. daha çok bakmak istersiniz her şeye. gözlerinize doldurmak bütün görüntüleri, sonsuza değin saklamak o resimleri. yeni insanlar eklemek gerekir yaşadığınız sokaklara.

 

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

B'akmalar

B’akmalar

 

 

bakmalar biliyorum

bir öpüşten artakalan

'beni çöz' diyecek oluyorum.

anılarımsa eski bir kazak, söküyorum

 

ellerin uzak.

coğrafyan da yoksunluk.

 

oynadığımız şehir bulma oyunları...

kasabalarda köylerde geçmiştir hayatın.

o yüzden haritaların bulanık.

atlaslar koca bir yalandır.

 

intiharımı saklarsın

beni çöz.

beni dışına hayatın…

 

kıyımdın çekildin başka denizdeydi sesin.

çakıl taşı sanıp toplayacaklardı gözlerimdekileri.

 

bir ölü sevici miyim?

tenimde öl/gün/dün?

büyüdüm ellerinde.

 

saç tellerime bırakılmış bir yalnız kaldı.

dönüp duracak fotoğraflar geçmiş

—naftalin koyuyorum içime.-

bakmaların güzel kokular gibi birikmiş orada sanki.

 

 

Serkan Türk

 

Yorum (0) Yorum yaz!

İmza günü ve şiir dinletisi

sevgili okurlar,

20-24 şubat tarihleri arasında 2. her yönüyle trabzon etkinlikleri kapsamında bir çok program düzenleniyor. bu programa hem ada dergisi olarak, hem de bireysel olarak katılıyoruz. 21 şubat günü saat 16:15-16:45 arası bir şiir dinletisi gerçekleşecek. ben de şiirlerimi orada sizinle paylaşacağım.  bir gün sonrada öğleden sonra uzak yaz ve rüzgârlı camlar adlı öykü kitabımlarımı sizler için imzalayacağım. atatürk kültür merkezindeki bu etkinlikte bizi yanlız bırakmayacağınıza eminim. sevgiler.

Yorum (0) Yorum yaz!