TRABZON’DA İSTİBDAT KUMPANYASI

 

“Oğlum çiçek açıyor”, “Bir anarşistin kaza sonucu”,”Bir çirkin kral”,”Mahmut ile Yezida”,”Bir demet seyirlik”,”Yürek cehennem”, “Düğün Ya da Davul”, “Çöplük”, “Memleket hikâyeleri”, “Tablodaki adam”. Kimi dili, kimi verdiği mesajı, kimi kılık kıyafeti, kimi dekoru, kimi yazarının dünya görüşü yüzünden yasaklanmış, sansürlenmiş birkaç oyun ismi. Daha onlarcasını da bu listeye ekleyebiliriz. Belli zaman içinde demokratikleşme adına yasakçı zihniyetlerce engellemelerle karşılaşan bu oyunlara sonradan izin verilmiş. Bazıları iktidarların tersine değişik kurumlarca ödüllendirilmiş.

Türkiye’de çok sık tartışılan düşünce özgürlüğü ve sansürün ülkemizi getirdiği yer ortada. Birkaç yıl önce konuşmaktan çekinilen birçok konu günümüzde tartışılıyor ve konuşuluyorsa mutlaka sanatın büyük rolünün olduğunu unutmamak gerekli. Sanat yapan insanlar her devirde zorluklara karşı, özellikle de iktidarlara karşı mücadele vermek zorunda kalmıştır. Sonra aynı iktidarlar karşı çıktıkları, eleştirdikleri ve cezalandırdıkları insanların varlığını unutup göğüslerini gere gere aynı konularda değişim olması gerektiğinden bahseden açıklamalar yapmışlardır. Tozlu sayfalar arasında kalan yasaklı tiyatro oyuncuları, sansürlenen oyunlar, baskı altındaki yazarlar... Devlet Tiyatrolarının 60.yılında perdelerini aralandığı bugünlere kolay gelinmediğinin kanıtı gibi ortada.

Bu yıl bir ilk gerçekleştiren Devlet Tiyatroları tamamı yerli yapımlardan oluşan oyunlarla sezonu açtı. Türk Tiyatrosundan son yıllarda yerli yazarların oyunlarına pek yer verilmiyordu. Bunun iki nedeni var. İlki sürekli aynı yazarların oyunlarının sahnelenmesi, ikincisi eleştirmenlerin çoğunun da ortak görüşü olan genç neslin oyun yazarlığı konusunda pek hevesli olmayışı ve yeni yazarların bu konuda üretken olmamaları. Trabzon Devlet Tiyatrosu sezonun ilk oyunu olarak Uğur Saatçi’nin İstibdat Kumpanyası’nı sahneledi.

Uğur Saatçi, Dokuz Eylül Üniversitesinde Dramatik-Yazarlık Bölümü okumuş genç bir oyun yazarı. Yıl içinde Yeditepe üniversitesi öğrencilerince de sahnelenen İstibdat Kumpanyası adlı oyun 1986 doğumlu yazarın devlet tiyatrosundaki ilk oyunu. 3.Oyun yazma yarışmasında başarı ödülü alan Saatçi’nin hikâyesi ve dildeki ustalığı dudak ısırtacak cinsten.

İstibdat Kumpanyası, `İstibdat` döneminde, tiyatro kurmak üzere Avrupa`dan getirtilen bir tiyatro sanatçısı ile Osmanlı yönetiminin yaşadığı gülünç olayları sergiliyor. Oyunun ilk sahnesinden itibaren sizi içine alan ve sürekli artan enerjisiyle 2. perdenin sonuna kadar dikkatinizi sahnede tutan yüksek performanslı bir oyun. Gerek oyuncuların ustalıklı oyunları, gerek oyunun içindeki müzikler ve danslarla seyircinin beğenisini kazanacağından eminim. Oyunun yönetmenliğini çeşitli illerde sahnelediği başarılı oyunlardan bildiğimiz Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümünde görevli öğretim üyesi Barış Erdenk yapıyor. Daha önce Dramatik-Yazarlık Bölümünde okurken Adnan Yıldırım’la birlikte “Demokrasi Çıkmazı” adlı komedi oyununa imza atan Uğur Saatçi’nin bu oyununu da Barış Erdenk yönetmişti.

Geçtiğimiz sezona başarısız bir oyunla başladığını düşündüğüm Trabzon Devlet Tiyatrosu 22.yılında iyi bir oyunla perdelerini araladı. Oyunda özellikle performanslarını beğendiğim Erşan Utku Ölmez(Recai Efendi), Barış Bağcı(Rifat), Zeynep Ekin Öner(Madam Arsini)’nin dışında Fatih Dokgöz (Samuel Andre), Halil Ayan(Şeref Paşa), Ceyhun Gen(Teyfik Efendi), Şevki Çepa(Akil Efendi), Duygu Dokgöz(Matmazel Karine), Yiğit Gümüşada(Sefer Bey) rol alıyor. Oyunun dekorleri Aytuğ Dereli, kostümleri Medine Yavuz, müziği Engin Bayrak, dansları ise Sibel Erdenk`e ait.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : TRABZON’DA İSTİBDAT KUMPANYASI,Uğur Saatçi,Barış Erdenk,TDT

KAYIP DAĞ

 

"Dedi: düş içime sır olsun müsveddeler

uçsun bir dem! uçsun buzdan kalbimde"

 

Sıcacık bu yaz gününde değerli okuyucularımıza bu yazımda Trabzon’da yaşamını sanatla sürdüren bir şairden söz etmek istiyorum. Geçtiğimiz aylarda Ayşe Keskin’in Kül Sanat yayınlarından çıkan Kayıp Dağ’ı bir ilk kitap. Şair okura yirmi yılı aşkın bir zamanda yazıp yaktıklarından kalan şiirleri emanet etmiş. Karadeniz’in batısında doğup, doğusunda bir kentte çocuklar verir hayata. Şiirleri de öyledir, hayat bulurlar bu gökyüzünün altında. Kolay okunan ve etkisi zayıf bir şiiri yazmayı tercih etmemektedir Ayşe Keskin. 

 

“Hiç gelmemiştiniz ki gidesiniz” dizesiyle başlayan Kayıp Dağ’ın ilk şiiri, şair için nasıl bir şifreyi içinde barındırıyor bilememekle birlikte, okura geçmiş zaman fotoğraflarını yeniden görmek için bahane sunar. İçine daldırdığı düş tasına doldurduğu soğuk suları yazın bağrına boşaltır. Kışın ortasına kavuşmalar umarak bir maşrapa suyu döker, beklediklerinin ardından. Her şair biraz da derin bedeller ödemez mi yaşarken, yazarken? Küf tutan toplumun sesini örümcek ağlarından arındırırken, yürümek ister narlı bahçelerde, bastığı taşlarda ayakları yanarak. Taşıdığı her ömrün ağırlığını içine attığından olacak camlardan uzatır başını kalbi çarpa çarpa hayata.

 

Kimi zaman bir kadın çığlığına dönüşüyor gelen sesler. “ödlek bir hayata karşı/sen mezarında /Güldünya!”. O dünyadan korkmadan çıkmaya çalışan insanları yok etmeye uğraşıveren hayatın sesine kulaklarını tıkamaz. Bütün dağları uzak yerlere kurmuşlar ve kadınlar çıplak ayaklarıyla, kanayarak geçiyorlar patikaları. Bir çocuk kendi sesine kavuşmak için kışın gölgesinde akşamüzeri koşa koşa eve dönüyor. Ve bütün babaların gömleklerinde aynı ter.

 

Kayıp Dağ’ın şiirleri, insanın hangi zamanını anlatır diye sormak isterseniz eğer, ona da var cevabımız.  Ayşe Keskin’in dizeleri geçmiş zamandan bugüne uzanan yalnızlar köprüsü. İnsan tüm yalnızlıklarını görünmeyen taşlarda bileyler, acılarını keskinleştirir ve o acıdan yapar omurgasını. Dümenini döndürür uzaklara. Geminin seyri derindir. İnsan açıldıkça okyanuslar bir kaşık suya dönüşür ve her çekilen kürek, döndürülen dümen, bir hayale doğrudur. Bir hayalden gelir çoğu zaman insan geceleri. O yüzden "kaptanın defterinde yaralıdır birçok seyir!"der bir şiirinde. Ya da başka bir dizesinde şöyle sorar "hangi yitik güzden kalmış bu yaprak". O yaprak yalnızlıktır mutlaka geçmişten kalan ve gelecekte yalnızdır bu evrende.

 

Kayıp Dağ`da en çok ölüm gördüm. Sabır, düş gibi imgelerle yalnızlaşan bir kadını. Acıyı sessizlikle bütünleştirmiş, ondan bir çığlık doğuran insanı gördüm. Son dizeyi okuduğumda oyunu yarım kalmış bir çocuk gülümsüyordu pencerede. “işte öyle yokum şimdi” diyordu sanki. Öyle kolay kolay okunan bir şiir kitabı değil Kayıp Dağ. Ucu yanmış bir mektup nasıl yakarsa sevgilinin kalbini, kayıplara karışmış bir dağ’da öyle tüter gözünde sevgilinin. Üç bölümden oluşan Ayşe Keskin’in Kayıp Dağ’ı, iki kapak arası 64 sayfa ve 34 şiirden oluşuyor.

 

"hayat bağı erken kesilen canmışsınız

düşlerinizi zembille kanattınız."


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : KAYIP DAĞ,Ayşe Keskin

KOT TAŞLAMA VE SİLİKOZİS

 

Radyo Aktif’te sabah kuşağında uzun zamandır bir haber programı sunuyorum. Bu programlarda öyle haberler okumak zorunda kalıyorum ki çoğu zaman cümlenin sonunu getirmek hayli güç oluyor. Genelde üçüncü sayfalarda yer verilen bu tür haberleri görmezden gelemiyorum. O haberlerden birinde bir süredir oksijen cihazıyla yaşamını sürdüren ve pazar günü hayatını kaybeden İbrahim Güloğlu’nun haberiydi. Ölüm sebebiyse kot taşlama işçilerinde görülen silikozis hastalığına yakalanması.

Kot taşlama veya beyazlaştırılması işi, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutarak aşınması işlemi olarak özetlenebilir. Bu uygulama sırasında önlem alınmadığı için solunan tozlar ciğere nüfus ediyor ve akciğerde silikozis hastalığına yol açıyor. Ne yazık ki ülkemizde ucuz olduğu için bu yöntem yıllardır kullanılıyor. Birilerinin cebine biraz daha çok para girsin diye önlem alınmadan yapılan bu kumlama işlemi gencecik vatandaşlarımızın hayallerini, gelecek düşlerini kısa zamanda söndürüyor.

Kumun özünü oluşturan silisyum ciddi hastalıkların oluşmasına neden oluyor. Daha çok madencilerde görülen bu hastalık döküm işinde çalışanlarda, tünel ve yol yapımı gibi işlerle uğraşanlarda da görülmektedir. Akciğerleri saran bu hastalık Türkiye’de kot kumlama işçilerinde görülüyor. Hızla tedavi edilemezse, ölümlere yol açıyor. Küçük bir araştırmayla silikozis’in 1930’lu yıllarda dünyada ilk kez maden işçilerinde teşhis edilmiş olduğunu öğreniyorum. Oysa ülkemizde ilk kez 2004 yılında tekstil sektöründe çalışan bir işçide görülmüş hastalık. 3-4 metrelik odalarda yapılan kumlama işleminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlığı verilerine göre 1980’lerden beri 10binin üzerinde insan çalıştırılmış. Bu işte bir iki ay çalışmış işçiler bile soludukları hava yüzünden hastalık riski altında. Hastalığı teşhis edilmemiş ya da yanlış tanı konmuş işçiler olduğu için silikozis hastalarının ülkemizdeki sayısını net bilmek mümkün değil.

Önlem alarak ölümlerin önüne geçilebilir. Çeşitli iş yerlerinde gördüğümüz ağız maskeleri kot kumlama işçilerinde hiçbir koruma sağlanamaz. Bu tür işyerlerinde çalışan işçilerin tüm vücudunu örten, dışarıdan hava almayan, astronot kıyafetine benzer kıyafetler giymesi ve kumlama yapılan alandan toz yayılmasının engellenmesi gerekiyor. Bu önlem hastalığın ortadan kalkmasını sağlamaktadır. Küçücük odalarda toz duman içinde kalarak kot kumlayan işçiler bu ilkel yöntem yüzünden yaşamlarını kaybediyor. İşverenler bu tür önlemler için ellerini ceplerine uzatmaya gerek görmüyor. Ülkemizde ucuz iş gücü yüzünden uygulanan bu kot kumlama işini Avrupa’da uzaktan kumandayla tamamen kapalı cam kutularda yapıyorlar.

Bu sene içerisinde dört vatandaşımızı yitirdiğimiz kot kumlama hastalığı için gerekli tedbirler alınması için kaç vatandaşımızı daha yitirmemiz gerekiyordu. Kot kumlama ya da beyazlaştırma işi resmi verilere göre bu hafta 43. kurbanını verdi. 30 yaşında, yaşamının baharında aramızdan ayrılan İbrahim Güloğlu diğer onlarcası gibi kısa zamanda unutulacak mı? Onun sağlıksız koşullar altında beş yıl boyunca bu işi yapmasına izin veren işvereni ve bu işleri yaptıran diğer işverenler cezasız mı kalacak? Sağlık Bakanlığı nisan ayında kot taşlamayı yasakladığını duyurdu ama bu durum acaba gerçekten bu işi yapanları durdurabildi mi? Çoğu kayıt dışı çalıştırılan hasta işçilerin haklarından yararlanabilmesi ve gerekli yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi için acil olarak yeni düzenlemeler yapılmalı.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : KOT TAŞLAMA VE SİLİKOZİS,Serkan Türk

BAŞROLDE KARADENİZ KADINI

 

Karadeniz’in kendine has insan görüntüleri arasında doğası, yaşam biçimi, dilinin incelikleriyle örülmüş öyküler hala dünyada doğal kalmış bir şeylerin varlığına bizi inandırmaya yetiyor. Sis içinde kalmış yeşil tepeler, soba dumanının tüttüğü köy evleri ve yağmurun göğsünüzdeki sıkıntıyı alan sesi bir bölgeyi diğerlerinden ayrıcalıklı kılabilir mi?

Dağlar, vadiler, nehirlerin üzerinden, fındık ve çay bahçelerinin arasından sızan güneşin vurduğu pencereler, mutfağın açıldığı balkon kapısı, içeriden dışarıya gelen patlıcan ve biber kızartması kokusu, aile saadetinin yaşandığının göstergesi değildir her zaman. Hep mutlu insan fotoğrafları çekilmez bu evlerde. Tütün dizen, fındık toplayan, türküsünü söyleyen nice dil uzun bir bekleyişi, gidemeyişi, kavuşamayışı muştulayacak mevsimleri diler de asla umutsuzluğa düşmez. Doğduğu günden itibaren bütün kutsal öğretilerden ezber ettiği gibi günah bilir, ses vermez dışarı yalnızlığını.

Bütün coğrafyalarda yalnız olmak mutlaka yaşamlarımızı zorlaştırır. Karadeniz’in yalnız kalmış kadınları, yaşamın güçlükleri karşısında nasıl dirençli olmayı başarıyor? Trafik ışığında karşılaştığınız ihtiyar bir Karadenizli kadının selam veren gözlerinde anlatılmayı bekleyen kaç öykü vardır kim bilir?

“Kadın Öykülerinden Karadeniz” kitabı Kocaeli Üniversitesinde Öğretim Üyesi Efnan Dervişoğlu’nun seçkilerinden oluşturulmuş ve daha önce Sel yayıncılık tarafından yayınlanmış 2007 yılında “Kadın öykülerinde İstanbul”, 2008’de “Kadın öykülerinde Ankara” adlı serinin üçüncü kitabı. Eğitim hayatını Ankara’da geçirdiği için “Kadın öykülerinde Ankara” kitabını hazırlamayı bir borç bilmiş. Sıra Karadeniz’e geldiğindeyse, doğup büyüdüğü, hayatı algıladığı Trabzon’u ve bu bölgeyi anlatan öyküleri bir araya getirmek fikri onu heyecanlandırmış. Bir yıllık süreçte bir araya getirilen seçki bilinenin aksine başka bir Karadeniz’i anlatıyor.

“Kadın Öykülerinde Karadeniz”i adlı kitap yirmi üç yazarın öykülerini bir arada okuma fırsatını sunuyor. Kitapta Müfide Güzin Anadol, Dilek Aslaner, Erendiz Atasü, Gülseren Engin, Fatma N., Müge İplikçi, Zerrin Koç, Esra Omdan, Leyla Ruhan Okyay, Derya Önder, Aysel Özakın Ingham, Semra Özdamar, Sevgi Özel, Kevser Ruhi, Dilber Saka, Yaşar Seyman, Çiğdem Sezer, Aslı Solakoğlu, Yeşim Ustaoğlu, Umran Uygun, Saliha Yadigâr, Sevda Yüksel, Zeynep Aliye…

Daha çok şair kimlikleriyle tanınmış Çiğdem Sezer ve Derya Önder’in bu kitap için yazdıkları öyküler okurları açısından sürpriz olarak değerlendirilebilir. Kitaptaki bazı isimlerin daha çok deneme, anı niteliğindeki yazıları da bu derleme içinde yer almış. Kitap içinde yer alan öykülerden biri de Trabzonlu kadın öykücülerimizden -özellikle son yıllarda dergilerde yeni öykülerini göremediğimiz -Dilber Saka’ya ait.

Gülseren Engin’in “Denize Bakmak” isimli öyküsünde denizle insanların arasına girmiş otoyolun insan alışkanlıklarını üzerindeki etkisi üzerinde duruluyor. Bütün ömrünü balıkçılık yaparak geçiren insanların eşlerinin, analarının ve çocuklarının meraklı gözlerle kıyıda bekleyişleri anlatılıyor.

Kitapta dikkatimi çeken iki öyküden bahsederek yazımı noktalamak istiyorum. Türk sinemasında bir dönem yaptığı filmlerle adından söz ettirmiş sonrada yazın serüvenini tercih etmiş Semra Özdamar’ın “Kadırga’da Son Horon” ve Müge İplikçi’nin kaleminden çıkan “Yalnız” öykülerini okurken içinizdeki yükselen sesi duyacaksanız. Efnan Dervişoğlu’nun başrolünü kadına verdiği derleme kitabı “Kadın Öykülerinde Karadeniz”’i okumanızı içtenlikle salık veriyorum.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Efnan Dervişoğlu,Kadın Öykücüler

2000’Lİ YILLARIN ÖYKÜSÜ


 

Geçtiğimiz haftalarda yayın hayatına yeni başlayan Yumuşak Ge dergisinin “2000’li yılların öyküsü” soruşturması kapsamında kendi listemi oluşturmuştum. Yazın odasında bu kısa değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Son on yılın çarpıcı bulduğum 10 Yazar-10 Öykü Kitabı

1-Karin Karakaşlı-Can Kırıkları

2-Yekta Kopan-Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

3-Onur Caymaz-Sanki Yarın Nisan

4-Fatma Karabıyık Barbarosoğlu-Senin Hikâyen

5-Yavuz Ekinci-Sırtımdaki Ölüler

6-Uğur Özakıncı-Siyah

7-Şebnem İşigüzel-Kaderimin Efendisi

8-Ayfer Tunç-Aziz Bey Hadisesi

9-Rıza Kıraç-Komşumun Kızıl Uzun Saçlı Sevgilisi

10-Menekşe Toprak-Valizdeki Mektup

Bu 10 yazarın bazılarının bütün kitaplarını iştahla okudum. Bazıları bir öyküyle sevdim. Menekşe Toprak’ın YKY’dan çıkan Valizdeki Mektup’unu mesela. Bu listeyi oluşturmak sandığımdan daha zor geldi. Seçtiğim bazı yazarların 90’lı yılların öykücülüğünde dikkat çeken isimler olduğunu anımsatmak isterim. Yine de son yıllarda çok sayıda kitap yayımlanmasına karşın içlerinde benim algıma, hayal dünyama ulaşan ve derinden etkileyen çok sayıda kitaptan bahsetmem güç. Bunda sıklıkla çeviri öyküler ve şiir kitaplarını okumamın payı olabilir.

2000’lerin başından beri giderek ilgiyle takip ettiğim çok sayıda yazarımız var. Uğur Özakıncı’nın Can yayınlarından çıkan Siyah isimli öykü kitabı ve Yekta Kopan’ın ilk öykü kitabı sonrakileri merakla beklememi sağlar nitelikteydi. Uğur Özakıncı’nın sağlık sorunları onun aramızdan erken ayrılmasına sebep oldu. Ölümünden bir süre önce kendisine bir e-posta göndermiştim. Kısa süre sonra ölüm haberini gazeteden okuduğumda tuhaf bir yalnızlık hissettiğimi anımsıyorum.

Şebnem İşigüzel’in 90’larda başlayan öykü serüveni romanla devam ediyorsa da ben ondan öyküler okumayı istiyorum. Sarsıcı, kışkırtıcı toplumun gizil yüzünü ortaya koyarken, önümüzdeki duvarları, setleri kelimelerin balyozuyla yıkan bir yazar olduğunu düşündürüyor bana.

Onur Caymaz’ın her fırsatta yazdığını düşünüyorum. Otobüste, vapurda, masa başında… Yazdıklarında gördüğü her şeyi temize çekme isteği. Hayatla birebir örtüşen öyküler yazıyor. Belki biraz daha durup nefes alsa çiçek dürbününden gösterebilir bize dünyayı.

Karin Karakaşlı’nın Başka Dillerin Şarkısı’nı iyi ki bir arkadaşım okumamı sağladı. Can Kırıkları’nı okuduğumdaysa deprem bölgesinde enkaz altından çıkarılmıştım sanki. Öykü kişileri dünyamın insanlarıydı ve kurmaca olmayan bir dünyayı bana işaret ediyordu.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun öyküleri benim yolculuklar sırasında tercih ettiğim türden. Yoldaş olan öyküleri severim. Durup nefes aldıran, elinizi uzattığınız anda saçlarını sevebileceğiniz bir çocukla sizi karşılaştıran samimi duygularla kaleme alınmış, kelimeleri merheme dönüştüren türden.

Hayattan bahseden, kendi kendine okutan öyküler yazan insanları okuyorum. Daha çok iç konuşmaları, hesaplaşmaların ön planda olduğu iki binli yılların öyküleri kapalı kapılar ardından gökyüzünü hayal etmek gibi imkânsızın peşine takılmanızı sağlıyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : 2000'lerin öykücüleri,serkan türk