TRABZON’DA İSTİBDAT KUMPANYASI

 

“Oğlum çiçek açıyor”, “Bir anarşistin kaza sonucu”,”Bir çirkin kral”,”Mahmut ile Yezida”,”Bir demet seyirlik”,”Yürek cehennem”, “Düğün Ya da Davul”, “Çöplük”, “Memleket hikâyeleri”, “Tablodaki adam”. Kimi dili, kimi verdiği mesajı, kimi kılık kıyafeti, kimi dekoru, kimi yazarının dünya görüşü yüzünden yasaklanmış, sansürlenmiş birkaç oyun ismi. Daha onlarcasını da bu listeye ekleyebiliriz. Belli zaman içinde demokratikleşme adına yasakçı zihniyetlerce engellemelerle karşılaşan bu oyunlara sonradan izin verilmiş. Bazıları iktidarların tersine değişik kurumlarca ödüllendirilmiş.

Türkiye’de çok sık tartışılan düşünce özgürlüğü ve sansürün ülkemizi getirdiği yer ortada. Birkaç yıl önce konuşmaktan çekinilen birçok konu günümüzde tartışılıyor ve konuşuluyorsa mutlaka sanatın büyük rolünün olduğunu unutmamak gerekli. Sanat yapan insanlar her devirde zorluklara karşı, özellikle de iktidarlara karşı mücadele vermek zorunda kalmıştır. Sonra aynı iktidarlar karşı çıktıkları, eleştirdikleri ve cezalandırdıkları insanların varlığını unutup göğüslerini gere gere aynı konularda değişim olması gerektiğinden bahseden açıklamalar yapmışlardır. Tozlu sayfalar arasında kalan yasaklı tiyatro oyuncuları, sansürlenen oyunlar, baskı altındaki yazarlar... Devlet Tiyatrolarının 60.yılında perdelerini aralandığı bugünlere kolay gelinmediğinin kanıtı gibi ortada.

Bu yıl bir ilk gerçekleştiren Devlet Tiyatroları tamamı yerli yapımlardan oluşan oyunlarla sezonu açtı. Türk Tiyatrosundan son yıllarda yerli yazarların oyunlarına pek yer verilmiyordu. Bunun iki nedeni var. İlki sürekli aynı yazarların oyunlarının sahnelenmesi, ikincisi eleştirmenlerin çoğunun da ortak görüşü olan genç neslin oyun yazarlığı konusunda pek hevesli olmayışı ve yeni yazarların bu konuda üretken olmamaları. Trabzon Devlet Tiyatrosu sezonun ilk oyunu olarak Uğur Saatçi’nin İstibdat Kumpanyası’nı sahneledi.

Uğur Saatçi, Dokuz Eylül Üniversitesinde Dramatik-Yazarlık Bölümü okumuş genç bir oyun yazarı. Yıl içinde Yeditepe üniversitesi öğrencilerince de sahnelenen İstibdat Kumpanyası adlı oyun 1986 doğumlu yazarın devlet tiyatrosundaki ilk oyunu. 3.Oyun yazma yarışmasında başarı ödülü alan Saatçi’nin hikâyesi ve dildeki ustalığı dudak ısırtacak cinsten.

İstibdat Kumpanyası, `İstibdat` döneminde, tiyatro kurmak üzere Avrupa`dan getirtilen bir tiyatro sanatçısı ile Osmanlı yönetiminin yaşadığı gülünç olayları sergiliyor. Oyunun ilk sahnesinden itibaren sizi içine alan ve sürekli artan enerjisiyle 2. perdenin sonuna kadar dikkatinizi sahnede tutan yüksek performanslı bir oyun. Gerek oyuncuların ustalıklı oyunları, gerek oyunun içindeki müzikler ve danslarla seyircinin beğenisini kazanacağından eminim. Oyunun yönetmenliğini çeşitli illerde sahnelediği başarılı oyunlardan bildiğimiz Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümünde görevli öğretim üyesi Barış Erdenk yapıyor. Daha önce Dramatik-Yazarlık Bölümünde okurken Adnan Yıldırım’la birlikte “Demokrasi Çıkmazı” adlı komedi oyununa imza atan Uğur Saatçi’nin bu oyununu da Barış Erdenk yönetmişti.

Geçtiğimiz sezona başarısız bir oyunla başladığını düşündüğüm Trabzon Devlet Tiyatrosu 22.yılında iyi bir oyunla perdelerini araladı. Oyunda özellikle performanslarını beğendiğim Erşan Utku Ölmez(Recai Efendi), Barış Bağcı(Rifat), Zeynep Ekin Öner(Madam Arsini)’nin dışında Fatih Dokgöz (Samuel Andre), Halil Ayan(Şeref Paşa), Ceyhun Gen(Teyfik Efendi), Şevki Çepa(Akil Efendi), Duygu Dokgöz(Matmazel Karine), Yiğit Gümüşada(Sefer Bey) rol alıyor. Oyunun dekorleri Aytuğ Dereli, kostümleri Medine Yavuz, müziği Engin Bayrak, dansları ise Sibel Erdenk`e ait.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : TRABZON’DA İSTİBDAT KUMPANYASI,Uğur Saatçi,Barış Erdenk,TDT

KOT TAŞLAMA VE SİLİKOZİS

 

Radyo Aktif’te sabah kuşağında uzun zamandır bir haber programı sunuyorum. Bu programlarda öyle haberler okumak zorunda kalıyorum ki çoğu zaman cümlenin sonunu getirmek hayli güç oluyor. Genelde üçüncü sayfalarda yer verilen bu tür haberleri görmezden gelemiyorum. O haberlerden birinde bir süredir oksijen cihazıyla yaşamını sürdüren ve pazar günü hayatını kaybeden İbrahim Güloğlu’nun haberiydi. Ölüm sebebiyse kot taşlama işçilerinde görülen silikozis hastalığına yakalanması.

Kot taşlama veya beyazlaştırılması işi, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutarak aşınması işlemi olarak özetlenebilir. Bu uygulama sırasında önlem alınmadığı için solunan tozlar ciğere nüfus ediyor ve akciğerde silikozis hastalığına yol açıyor. Ne yazık ki ülkemizde ucuz olduğu için bu yöntem yıllardır kullanılıyor. Birilerinin cebine biraz daha çok para girsin diye önlem alınmadan yapılan bu kumlama işlemi gencecik vatandaşlarımızın hayallerini, gelecek düşlerini kısa zamanda söndürüyor.

Kumun özünü oluşturan silisyum ciddi hastalıkların oluşmasına neden oluyor. Daha çok madencilerde görülen bu hastalık döküm işinde çalışanlarda, tünel ve yol yapımı gibi işlerle uğraşanlarda da görülmektedir. Akciğerleri saran bu hastalık Türkiye’de kot kumlama işçilerinde görülüyor. Hızla tedavi edilemezse, ölümlere yol açıyor. Küçük bir araştırmayla silikozis’in 1930’lu yıllarda dünyada ilk kez maden işçilerinde teşhis edilmiş olduğunu öğreniyorum. Oysa ülkemizde ilk kez 2004 yılında tekstil sektöründe çalışan bir işçide görülmüş hastalık. 3-4 metrelik odalarda yapılan kumlama işleminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik bakanlığı verilerine göre 1980’lerden beri 10binin üzerinde insan çalıştırılmış. Bu işte bir iki ay çalışmış işçiler bile soludukları hava yüzünden hastalık riski altında. Hastalığı teşhis edilmemiş ya da yanlış tanı konmuş işçiler olduğu için silikozis hastalarının ülkemizdeki sayısını net bilmek mümkün değil.

Önlem alarak ölümlerin önüne geçilebilir. Çeşitli iş yerlerinde gördüğümüz ağız maskeleri kot kumlama işçilerinde hiçbir koruma sağlanamaz. Bu tür işyerlerinde çalışan işçilerin tüm vücudunu örten, dışarıdan hava almayan, astronot kıyafetine benzer kıyafetler giymesi ve kumlama yapılan alandan toz yayılmasının engellenmesi gerekiyor. Bu önlem hastalığın ortadan kalkmasını sağlamaktadır. Küçücük odalarda toz duman içinde kalarak kot kumlayan işçiler bu ilkel yöntem yüzünden yaşamlarını kaybediyor. İşverenler bu tür önlemler için ellerini ceplerine uzatmaya gerek görmüyor. Ülkemizde ucuz iş gücü yüzünden uygulanan bu kot kumlama işini Avrupa’da uzaktan kumandayla tamamen kapalı cam kutularda yapıyorlar.

Bu sene içerisinde dört vatandaşımızı yitirdiğimiz kot kumlama hastalığı için gerekli tedbirler alınması için kaç vatandaşımızı daha yitirmemiz gerekiyordu. Kot kumlama ya da beyazlaştırma işi resmi verilere göre bu hafta 43. kurbanını verdi. 30 yaşında, yaşamının baharında aramızdan ayrılan İbrahim Güloğlu diğer onlarcası gibi kısa zamanda unutulacak mı? Onun sağlıksız koşullar altında beş yıl boyunca bu işi yapmasına izin veren işvereni ve bu işleri yaptıran diğer işverenler cezasız mı kalacak? Sağlık Bakanlığı nisan ayında kot taşlamayı yasakladığını duyurdu ama bu durum acaba gerçekten bu işi yapanları durdurabildi mi? Çoğu kayıt dışı çalıştırılan hasta işçilerin haklarından yararlanabilmesi ve gerekli yasal düzenlemelerin gerçekleşmesi için acil olarak yeni düzenlemeler yapılmalı.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : KOT TAŞLAMA VE SİLİKOZİS,Serkan Türk

Elleri kirlenir mi insanın her ayrılıktan sonra

Elleri kirlenir mi insanın her ayrılıktan sonra? Bu soruyu kime sorsam benzer yanıtlar alacağıma eminim. Gözlerini yazı sayfasına yeni bir şey bulmak umuduyla dikenler için bu yazı bir şeyleri anlatır mı bilemem. Bir köşe başından dönüyordunuz da karşınıza aniden çıkıverdi. Hani o meşhur reklamdakine benzer bir şey oldu. Elinizdeki her şey yere dağıldı çarpışınca. Sonraki sahnede ikiniz bir anda yerdekileri toplama telaşında. Birbirinizden özür diliyorsunuz. Topladıklarınızı karşınızdakinin eline uzatırken göz göze geliyorsunuz, o anda fark ediyorsunuz birbirinizi. Az sonra yolunuza gidecekseniz oysa. Yaptığınız iş görüşmeleri sonuçsuz çıkmış, başka birinden doğru sonuç alacağınızdan emin bir inançla giderken tam karşınıza böylesi… Hani içinize sıcak bir şeyler düşüyor. Çok kısa bir sürede yaşandığı için hepsi o yoluna doğru adım atmış oluyor. Kimin umurunda iş görüşmesi?  

            Sıcak günlerde sokaktan geçerken altından geçtiğiniz bir ağaç gölgesinde daha uzun kalmak isteği gibi, daha çok o yüze bakmak geçiyor içinizden. Yerden topladıklarınızı uzatırken kazara parmaklarınız onunkilere değdiğinde, bir fırtınadan çıkıyordunuz. Kaç fırtınadan karaya çıkmayı başardığınızı ama her seferinde batmak üzere olan bir gemi gibi yalpaladığınızı söylemeye gerek yok. Yumuşacık o tenin artığı gibi hayatınız dokunaklı bir filme dönüşüyor giderayak.

            İnsan neleri kabul ediyor bir aşk uğruna? Hani olmayacak dediğiniz her şeyin sizi bulduğunu düşünmeye başladığınız o çocukluk yaşlarından beri, çokça pişmanlık gözyaşları dökmeyi öğrenmiş olsanız da, yenileri daha parlak incilere dönüşüyor. İlk günlerde sizinle aynı şeyleri hissettiğini söylediğinde masmavi o göğü daha çok görür oldunuz. Ne güzeldi o mavilere bulaşmış beyaz bulutlar. Daha sonra onlar mı böyle kararıp gününüzü gecenizi zehir edecek olan bulutlar?

            Hepi topu üç cümle. Hiçbir ayrılık bu kadarını kabul etmez. Karşınızdakini ayrılığın aksi için ikna etmekse nasıl zordur. Onun hayatını mahvettiğinizi biliyor oluşunuz belki daha çok zorluyordur sizi. İnsan gönlüne o güzel sesleri doldurmuşken nasıl olurda bir an gelince bütün sesleri yitirmeyi göze alır, bunu anlamakta zorluk çekerim. Ölüm gibi bir neden olmadıkça kabul edilesi gelmez bana ayrılıklar. Sonsuzluğun kısa bir anmış gibi karşınıza gelip dikildiğini hissedersiniz. Verilmiş sözleriniz vardır. Aldığınızda mutlu olduğunuz o sözleri bu kadar net anımsarken siz, ayrılıkta neyin nesi?

            Elleri kirlenir mi her ayrılıktan sonra insanın? “Yüreği kirlenir insanın” diyor bir dostum bu sorum üzerine. Bütün inandıklarınızı sıfırlayan yanı var ayrılıkların. Yüzün el olmuşta bulutlarda fırtına çıkarıyor sesin. Beni söküyorsun giderken. Uzağa git, son dikişim çıksın tenimden… Hayır kal. Daha çok sar gövdesini o yalnız ağacının. Şemsiyesi yağmurda saçlarını gizleyen o kıza dönüşme.

            Bir şiirimde diyordum. “Anılarımsa eski kazak”. Her ayrılıkta biraz daha sökülür insan.       Eski bir mesaj cümlesini hatırlamanıza neden oluyor bu dize. “TV reklâmındaki gibi Afrika’ya yerleşeceğini söyledin sanki. Çok uzak. Bugün iyi hissedeceğimi sandım seni görürsem. Tuhaf boğuldum dünden beri. Gidip gelsen çok sevinirim. Çocuk olurum”.  Hatırlıyor musun peki o mesaja gelen yanıtı? Hiçbir şey yazmayıp aramış mıydı yoksa? Sonra çıkıp gelmişti bazı beklediğin gece yarılarında olduğu gibi. Yoksa herkes yaşadıkları sonucu gizli bir müzemi kuruyor Pamuk gibi? Dönüp dönüp bakacağı eski bir küpe, yarısı yenmiş bir dondurma külahı, gazoz şişesi, kısacık bir mektup… Ne atacağım cebime gizlice biten bu ilişkiden?

            “Eski bir aşk yeni bir ayrılıktır her zaman” der Yılmaz Odabaşı.  Neler kalıyor bir ayrılıktan geriye? Bir ağaç, yalnız bir ağaç değildir insan için hayatta. O önünden geçerken gölgesinde daha uzun kalmak istediğiniz insana dönüşür. Yazılanlara öykü dersek daha mı az acıtır içimizi?

              

 

Yorum (3) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

Kalben Dönmek

“Yaktığım, atladığım, söndürdüğüm /bir yangın yerindeyim / içimde sadece, dediğim gibi, / her gidenden biriktirdiğim melekler, /kalbimin üstünde bir daha hançer,” der Enstrümantal isimli şiirinin son bölümünde Birhan Keskin. Ayrılığın içinden geçtiği son yazım sonrasında, gerek okur yorumları, gerekse sonbahar mevsimi yeni şeyler fısıldadı kulağıma yağmurla. Bu yazımda ayrılığın başka görüntülerini hatırlatarak gerçeğe, kalbinize dönmenizi istiyorum.

Ayrılık üzerine sayısız anı anlatabilir insan. Doğduğumuz günden itibaren, hayatın farklı dönemeçlerinden geçmeye başladığımız o ilk günlerden bugüne gelene kadar, canımızı yakan, canının yandığını gördüğümüz onlarca dostumuz var çevremizde. Bizim gibi toplumlarda özellikle Anadolu’da yaşıyorsanız iç içe geçmiş ailelerin arasında oluşmuş özel bağ sayesinde insanın insana bakışı başka türlüdür. Her ne kadar son yıllarda bu bağlarında bazı dış nedenlerle zayıflamış olduğunu konusunda şüphelerimiz artmış olsa da diğer toplumlara göre hâlâ güçlüdür ilişkilerimiz.

Mahallemizden taşınan bir aile gün gelir bizi ayrılıkla tanıştırır. Bazı sabah kahvaltılarına koşup gittiğimiz ev boşalmış olur. Perdeler yerlerinde çıkarılmıştır. Tahta zeminin çürükleri gözümüze çarpar. Oyun oynadığımız bahçe, çiçekleri kurumuş bir saksıya benzer o vakitlerde. Neşesi yitmiştir balkonun bizim gibi. Bazı akşamlarda orada uyuyakaldığınız için komşu annemiz bizi eve taşınmayıp içerideki odalardan birinde arkadaşınızın yatağına yatırmıştır usulca. O evde güne uyanmayı garipsemezsiniz. Kocaman bir ailede büyür bizim çocuklarımız demek çokta yanlış olmaz. Memur ailelerin belli dönem aralıklarıyla görev yerlerinin değişmesi, alıştıkları düzenlerini yeniden kurmak zorunda oluşu ayrılıkları gerekli kılar. Hepinizin özel tarihinde mutlaka taşınan bir komşu kızı hayali belirir. Top oynadığınız, bisiklet sürdüğünüz ara sıra denize gizlice kaçtığınız oğlan çocukları. Şöyle bir bakın mahallenizdeki evlere, kimlerin hayaletleri dolaşıyor pencerelerinde?

İlkokul, ortaokul, lise derken kimi üniversiteye giden arkadaşlarınızla her seferinde çoğu anılarda silinip gidecek ayrılıklar yaşarsınız. Okulun bitmesine birkaç gün kala hepinizin içinde uzaklaşacak olmanın sızı hissedilir. Gözleriniz bütün manzarayı sonsuza kadar canlı tutmak için her bir şeyi içine hapsetmeye çalışır. Anıları saklamak için mi bir defterin sayfalarına sizin için bir şeyler yazmalarını istersiniz? Yıllarca dolabın bir çekmecesinde aralanıp geçmişi anımsamak isteyeceğiniz anı bekler o defter. Zaman siler bu tip ayrılıkların üzüntüsünü içinizden.

Erkeklerin yaşamlarının en önemli duraklarından biri askerlik. Orada yaşananları bir ömür boyu ballandıra ballandıra anlatırken belli oranda içine yalan sosunun katıldığını itiraf etmeli. “Askerlikte çok kötü şeyler yaşadım ama aynı insanlarla yeniden aynı yerde olmak isterim” diyenlerin sayısı küçümsenemeyecek kadar çoğunluktadır. Bu yüzdendir askerlik arkadaşları ömür boyu saklanır anıları gibi. Nizamiye kapısını geride bıraktığınız o önemli veda günü bütün görüntülerden daha aydınlık durur hafızanızın sandığında.

Toplumumuzda mutlu olunması gereken ayrılıklarda vardır. Belli bir yaşa gelmiş genç kızlar evlenip baba ocağından uzak memleketlere gelin gitmeleri gerektiğinde yaşanır  bu tür ayrılıklar. Köylük yerlerde özellikle aracın hareket etmesine sayılı dakika kala evden cenaze çıkmış gibi gözyaşı sel olur. Hıçkırıklar sessizliğe bırakır yerini gelin arabası hareket edince. Ailesinin bir yanı eksik kalır. Yeni gelin evine ilk gittiği günlerde ayrılığın sızısını hisseder. Alışmakla azalır bu sızılar. Zaman ayrılığın ateşini düşürür.

Ayrılık silsilesinin en acımasızı kabullenirsiniz ki ölümdür. O geldiğinde dudaklar titrer, gözler ıslanır. Yürekte o zamana kadar oluşmadığını sandığımız duygular ortaya çıkar. Sözcüklerimiz fakirleşir. O insanla bir daha asla karşılaşamayacağınızı bildiğinizden bütün olaylara karşı bakışınız değişir, algınız farklılaşır. Bu tür ayrılıklarda da zaman en büyük ilaç olur. Yaşamın hayhuyuna kendinizi kaptırdığınızda küçülür içinizdeki boşluk.

Ellerimizde ayrılığın kiri, içimizde ıssızlık. Yağmur geçmiştir sokaktan ardımız sıra. Birhan Keskin’in ifadesiyle kederin oyduğu tarafımızı da katarak önümüze, kalben dönmek gerek bütün ayrılıklardan geriye. 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

Aşkı Nereye Gömebilir İnsan

Aşkı Nereye Gömebilir İnsan

 

Serkan Türk

 

Yazın odasına bir kez daha geldim. Bu kez güneşli bir sabah hâkim odaya. Masamın üzerinde az sonra size bahsedeceğim kitap duruyor. Notlar almıyorsanız her kitabı aldığınız kitapçıyı aklınızda tutamazsınız. Önce bu kitabın elime geçme öyküsünü anlatsam daha mı iyi olur? İstanbul’un o kalabalık caddelerini adımlarken bir ara sokağa daldık Seyit’le. “Eski kitaplar satan bir yere götüreceğim seni” dedi. Yeni yerler görmeyi severim. Çarşılar, alışveriş merkezleri değil bahsettiğim şey. Başka bir arkadaşımla ne zaman büyük bir kentte bulunsak sabahın erken vaktinden başlayarak tüm büyük alışveriş merkezlerini, marketleri gezerdi. Ben daha uyuyor olurdum o gidip geldiğinde. Benimse bu tür bir gezilerde ilgimi başka şeyler çeker. Küçücük bir dükkân örneğin… İçindeki yaşanmışlığı görmenin beni mutlu ettiği kanısındayım. Bir saatçi dükkânı düşünün. Yüzlerce saat başka zamanları gösterir gibi çalışıyorken, ihtiyarın biri elinde saatin kayışı gözlüklerinin üstünden bakarak takmaya çalışıyordur.

 

Onlarca yer geçmiş ve söylediği yere gelmiştik. Üst üste yığılı binlerce kitap orada duruyordu. Rafların, masaların ve zeminin üzerinden yükseliyordu o sahafın içinde geçmiş zaman kokulu kitaplar. İnsan o kalabalığın içinde hangisine eline alsam diye düşünüyor. Bazıları daha hiç okunmamış gibi tertemiz kitapların. Bazılarınınsa içlerinde notlar yazılı. Okuduğum kitaplarda belli cümlelerin altını çizmeyi ya da renkli boya kalemiyle o satırı belirgin kılmayı severim. Oradaki kitapları okumuş olan okuyucularda benzer şeyler denemiş.

 

İnsan kitaplarını hangi durumda satabilir? Yıllarca harçlıklarını biriktirip kitap almış bir okur nasıl olurda vazgeçebilir geçmişinden? Yakın bir arkadaşımın kardeşi evde çok yer kaplıyor diye izinsiz olarak kolilerdeki kitaplarını alıp satmıştı da arkadaşım öğrendiğinde fenalık geçirmişti. Koşturup aynı yere gidip bazılarını yeniden satın alabilmişti. Hani okurun kişisel gelişimini değerlendirip bazı kitaplarından vazgeçebileceği gerçeğini göz ardı etmiyorum. Öyle bir durumda da köy okullarının yardım kampanyalarını desteklemek için bazı kitaplardan vazgeçilebilir.

 

Gonca Özmen’in YKY’den çıkan Belki Sessiz kitabını da böyle bir günde edinmiştim. Yıl içerisinde çıkan en özel şiir kitaplarından biri. “Çiçekler büyük bir yokluğa bakıyor/
Gitsem gitsem bir solgunluğa gidiyorum” der bir şiirinde. Okumanızı tavsiye ediyorum. Birbiri ardına raftan aldığım kitaplardan biri de Andrew Jolly’nin Seni içime gömdüm isimli kitabıydı.  123 sayfalı incecik bir kitap. Seyit Göktepe bu kitabı okumadıysan mutlaka edin dedi. Böylelikle alacaklarım arasına ekledim.

 

Günler sonra yazın sıcaklarının artık iyice hissedildiği bir sabah kütüphanemden çekip aldım kitabı. Sabahları güneşe sırtımı dönüp sayfaların arasında dolaşmak mutlu eder beni. “Tan ağarırken ölmüştü kız” cümlesiyle başlıyordu kitap. İyi bir hikâye ilk cümleden belli olur diyorum bir kez daha. Ölümler üzerine son aylarda yaptığım okumalara bir yenisini daha eklemek heyecanlı bir durum.

 

Kısaca konuyu özetleyecek olursam şöyle bir hikâye ile karşılaşıyorsunuz. Kızılderili karısı göğsünde çıkan bir yaradan dolayı ölünce, onu düzgün bir mezara gömmek için günlerce yol yürümek zorunda kalan Kabrero’nun ilginç yolculuğunun hikâyesi anlatılıyor. Ailesinin izni olmadan Kızılderili biriyle evlendiği için kasabalılarda genç adamı dışlamıştır. Yinede düzgün bir mezarı olmasını ister karısının. Bunun için türlü zorluk yaşamak zorunda kalacaktır. Dağ yolunda yolunu haydutlar kesecektir. Hikâyenin tamamını anlatacak değilim tabii. Hayattayken bir kez bile seni seviyorum demeyi başaramamış karısına. Ama günlerce onun ölü bedenini sırtında taşıyacak kadar tutkuyla seviyordur. Biz de benzer şekillerde, hayatımızda önemli olduğunu düşündüğümüz insanlara duygularımızı söylemeye çekiniyoruz. Yokluklarındaysa Kızılderili kadının cesedi gibi sırtımızda taşıyoruz söylemediğimiz şeylerin ağırlığını. Okuduğum romanı ve bu yazıyı bitirdiğimde şu soruyu soruyorum okuyucu olarak kendime ve sizlere: Şiddetin kol gezdiği bir dünyada aşkı nereye gömebilir insan?

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk