BAŞROLDE KARADENİZ KADINI

 

Karadeniz’in kendine has insan görüntüleri arasında doğası, yaşam biçimi, dilinin incelikleriyle örülmüş öyküler hala dünyada doğal kalmış bir şeylerin varlığına bizi inandırmaya yetiyor. Sis içinde kalmış yeşil tepeler, soba dumanının tüttüğü köy evleri ve yağmurun göğsünüzdeki sıkıntıyı alan sesi bir bölgeyi diğerlerinden ayrıcalıklı kılabilir mi?

Dağlar, vadiler, nehirlerin üzerinden, fındık ve çay bahçelerinin arasından sızan güneşin vurduğu pencereler, mutfağın açıldığı balkon kapısı, içeriden dışarıya gelen patlıcan ve biber kızartması kokusu, aile saadetinin yaşandığının göstergesi değildir her zaman. Hep mutlu insan fotoğrafları çekilmez bu evlerde. Tütün dizen, fındık toplayan, türküsünü söyleyen nice dil uzun bir bekleyişi, gidemeyişi, kavuşamayışı muştulayacak mevsimleri diler de asla umutsuzluğa düşmez. Doğduğu günden itibaren bütün kutsal öğretilerden ezber ettiği gibi günah bilir, ses vermez dışarı yalnızlığını.

Bütün coğrafyalarda yalnız olmak mutlaka yaşamlarımızı zorlaştırır. Karadeniz’in yalnız kalmış kadınları, yaşamın güçlükleri karşısında nasıl dirençli olmayı başarıyor? Trafik ışığında karşılaştığınız ihtiyar bir Karadenizli kadının selam veren gözlerinde anlatılmayı bekleyen kaç öykü vardır kim bilir?

“Kadın Öykülerinden Karadeniz” kitabı Kocaeli Üniversitesinde Öğretim Üyesi Efnan Dervişoğlu’nun seçkilerinden oluşturulmuş ve daha önce Sel yayıncılık tarafından yayınlanmış 2007 yılında “Kadın öykülerinde İstanbul”, 2008’de “Kadın öykülerinde Ankara” adlı serinin üçüncü kitabı. Eğitim hayatını Ankara’da geçirdiği için “Kadın öykülerinde Ankara” kitabını hazırlamayı bir borç bilmiş. Sıra Karadeniz’e geldiğindeyse, doğup büyüdüğü, hayatı algıladığı Trabzon’u ve bu bölgeyi anlatan öyküleri bir araya getirmek fikri onu heyecanlandırmış. Bir yıllık süreçte bir araya getirilen seçki bilinenin aksine başka bir Karadeniz’i anlatıyor.

“Kadın Öykülerinde Karadeniz”i adlı kitap yirmi üç yazarın öykülerini bir arada okuma fırsatını sunuyor. Kitapta Müfide Güzin Anadol, Dilek Aslaner, Erendiz Atasü, Gülseren Engin, Fatma N., Müge İplikçi, Zerrin Koç, Esra Omdan, Leyla Ruhan Okyay, Derya Önder, Aysel Özakın Ingham, Semra Özdamar, Sevgi Özel, Kevser Ruhi, Dilber Saka, Yaşar Seyman, Çiğdem Sezer, Aslı Solakoğlu, Yeşim Ustaoğlu, Umran Uygun, Saliha Yadigâr, Sevda Yüksel, Zeynep Aliye…

Daha çok şair kimlikleriyle tanınmış Çiğdem Sezer ve Derya Önder’in bu kitap için yazdıkları öyküler okurları açısından sürpriz olarak değerlendirilebilir. Kitaptaki bazı isimlerin daha çok deneme, anı niteliğindeki yazıları da bu derleme içinde yer almış. Kitap içinde yer alan öykülerden biri de Trabzonlu kadın öykücülerimizden -özellikle son yıllarda dergilerde yeni öykülerini göremediğimiz -Dilber Saka’ya ait.

Gülseren Engin’in “Denize Bakmak” isimli öyküsünde denizle insanların arasına girmiş otoyolun insan alışkanlıklarını üzerindeki etkisi üzerinde duruluyor. Bütün ömrünü balıkçılık yaparak geçiren insanların eşlerinin, analarının ve çocuklarının meraklı gözlerle kıyıda bekleyişleri anlatılıyor.

Kitapta dikkatimi çeken iki öyküden bahsederek yazımı noktalamak istiyorum. Türk sinemasında bir dönem yaptığı filmlerle adından söz ettirmiş sonrada yazın serüvenini tercih etmiş Semra Özdamar’ın “Kadırga’da Son Horon” ve Müge İplikçi’nin kaleminden çıkan “Yalnız” öykülerini okurken içinizdeki yükselen sesi duyacaksanız. Efnan Dervişoğlu’nun başrolünü kadına verdiği derleme kitabı “Kadın Öykülerinde Karadeniz”’i okumanızı içtenlikle salık veriyorum.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Efnan Dervişoğlu,Kadın Öykücüler

Issız Adamlar

Burun kemiklerinden başlayarak bir sızlama yayılıyor bedenime. Ağladım mı yoksa az sonra kopacak fırtınanın habercisi mi bu sızlama bilmiyorum. Bildiğim bütün bütün bir şeylerin içimde yer değiştirdiği. Mevsimleri birbirine kattım. Kışın ilk günlerini belirsizlik içinde yaşadım. Bahar geldiğinde çiçeklerimi açmak için hazırdım. Yazın başlangıcında ben de meyveye durmuştum diğer tüm ağaçlara özenerek. Ve sonra temmuzu, ağustosu yaralı bir hayvan gibi serin yerlerde içimin acısını dindirmeye çalışarak geçirdim. Güz gelmeden kan kaybım bitsin istedim. Yeni bir mevsime taşmamalıydı yaşadıklarım. İzin vermedin bitmesine. Sonra eylül geldi gülümseyerek. Ben bütün eylüllerin arkasından baktım. Ağrılarım geçsin diye bekledim biraz daha. Birer ikişer yaprak dökmeye devam ettim ekimle birlikte. Kurumuş o yaprakların üzerinden geçtiğini düşündüm. Geçmişin üzerinden geçer gibi umarsızdın. Rahatı kaçan bir ağaçtım. Oysa sen ne rahat insandın, dayanamadığım.

Bazı insanlar yaşadıklarını kolayca unutabilirken, bazıları her anıyı taze tutmaya çalışıyor. En çok kendini içlerini oyduklarının farkına varamıyorlar sanırım. Okuduğum kitaplarda, dinlediğim şarkılarda ve gördüğüm filmlerdeki her olayı kendime dair bir şeyler bulacağımı sanarak takip etmem unutmadığımın bir göstergesi değil mi? Issız adam’ın ardından sinema salonunu boşaltan insanların yüzlerinde de gördüğün düpedüz buydu. İçlerinde yarım kalmışlıkların fotoğraflarının yansıması. Hepsini incitmiş, gözlerine nem düşürmüştü o fotoğraf. Ben de onların arasına karışmış, kendi gölgemi yitirmemeye çalışıyordum işte. Issız adamlardık. Oysa gölgeler için ışık gerekliydi. Bütün ışığımı seninle gezdiğin sokaklarda, gittiğin restoranlarda, otobüs duraklarında bırakmıştım. Farkına varamadığım neydi diye şimdi uzun uzun düşündüğünde de o yanıtı kendime veremeyeceğimi biliyorum.

Eski bir ayrılık şarkısında bulup bulup o cevapları uzaklara bakıyorum şimdi. “Karanlığın içinde yandı gözbebeklerim. İlk önce gözlerini gördüm. Ilık rüzgârlar misali sesin değdi tenime. Belki bin defa yanıp yanıp söndüm. Bir yanda sen, bir yanda tövbeler. Bir yanım karşı koyar bir yanım ister.” Vazgeçmeye nasıl hazırdım ortadaydı yanıtı. Odamdaki aynaya bakmamaya çalışarak çıkıp gidiyordun kapıdan. Oradaki göreceğim yüzle karşılaşmaya cesaret edemeyişime de bir anlam vermeyelim. Bazı şeyleri de böyle kabullenelim. Uzaklar içimden başka yerde değil.

Bir deniz fenerinden suların karasına bakar gibi bakıyorum içime. Her bir dalga önce bildiklerimi örtüyor. Anılarımı yutuyor azgın suları denizin. Hayatımda her şeyi hatırlamak istiyordum üstelik. Aldığın notlar, o neyi anlattığını bilemediğin cümlelerin arasında yitiyor geçmişim.  “sevdim seni de içimi hasara uğratmana izin verdim bilesin” diye yazmışım mesela bir kış günü. Sonra başka bir mevsime ait cümleler. “İnsan ne kadar güçlü duygular hissediyorsa da bir yerde görünmez güçler devreye giriyor. Karanlık bulutlar çöküyor günün belli vakitlerinde üzerimize. Uzay gemisine bindirip götürüyorlar seni. Ruhunu değişiyorlar oracıkta birkaç saat. Sonra o içinden benim geçmediğim kalbinin düğümlerini çözüyorum tek tek. Her düğümde ne çok mevsim geçiyorum seninle.” Yeni bir mevsim daha başlıyor ve ben aynı düğümleri çözüyorken birden irkiliyorum. Yüz binlerce düğümü sen atıyordun kalbine. Ben bir yerden çözdükçe başka bir yandan yenilerini ilave ediyordun o düğümlere.  Burada vazgeçiyorum o düğümleri çözmekten.         

Burun kemiklerimden başlayarak bir sızlama yayılırken içime. Bir kez daha aynı cümleleri yazıyorum önümdeki kâğıda küçük harflerle. yeniden bir ay geride kalıyor ve bu ay bir o kadar 'ah'la dolu geçip gitti. sevdim seni de içimi hasara uğratmana göz yumdun bilesin. dağılan bir çok şey oldu içimde. şimdi arasam hiçbirini bulamam yerinde. koşup bacaklarına sarılan küçük bir çocuk kadar sevecen yüreğim, tutup sızlayan yerlerimi sözlerinle iyileştirmeyi denedi. saf işte bu gönül, her durakta aynı nöbetleri geçirir de iflâh olmak nedir bilmez.

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

18 Ekim Notu

 

yeldeğirmeni ve vişne ağacı*

            bir yeldeğirmeni yıllardır dönüyor. rüzgâra kırgın olduğu zamanlarda da, hep aynı dursa da dönüyor. bisikletli çocuklar pedal çeviriyorlar, ayaklarına ağrı saplanıncaya...  yolun patikaya dönüşmüş olduğu ve giderek bir taşlıktan ibaret gibi göründüğü o yaz sonu, dikenli bitkiler daha çok uzanmış, hatta değirmenin yan duvarını iyice kaplamıştı. arada çocuk seslerini de duymasalar hepten yalnızlık çekecekler bu tepede.

            ilk taşın üzerine konulan başka bir taş biraz harçlanmış, masmavi bir gökyüzü altında giderek yükselmişti. adam çocuğundan yardım istiyor "akşam olmadan bitirelim" diyordu. çok kısa sürede bitirilen değirmen, rüzgârla söyleşmeye o gün yemin etmişti. pervanesi güneşli öğleleri de dönerdi. aşağı köylerden getirilen mısırı, buğdayı öğütür ve sıcak unun çuvallara doluşunu izlerdi değirmen. içine sırtlarını yaslayanların  öykülerini dinlerdi. ağlayan birini görse sessizce hissettirmeden o da eşlik ederdi bu sese. bir seferinde oğlunu ağaçtan düşürerek yitirdiğini anlatmıştı yaşlı bir kadın. tavanındaki üç ağaç dalı iyice tutundular birbirine.  madem yalnızlık, akşama yakın örtmeye başlardı üzerindeki karanlık gibi, sahibi ne diye söndürürdü içindeki feneri.  birkaç metre uzağında iki ağaç küçücük kalmışlardı. toprak kıraçtı. oysa, geniş ovalar görünürdü aşağı düzlükte. bahar geldiğinde, çiçeklenen ağaçların arasından yeşilin her tonunu görmek  mümkündü . kışın karbeyazının gözleri kamaştıracak kadar her yeri örttüğüne yıllardır tanık oluyordu değirmen.

            yaşlanmaya başladığına ilk ne zaman tanık olmuştu? gövdesindeki duvarların iyice yosunlaştığı zamanlarda mıydı? artık pervanesi eskisinden başka sesler çıkarıyormuş gibi geliyordu kulağına. içinden geçmiş eski rüzgârları düşündü...  içlendiği zaman tütün saramazdı ya sahibi gibi. geçsin diye beklerdi ikindiler. uzaklardan duyduğu gece sesleri, geçen yıl yanında açan gelinciği ürkütmüş, sabahın ilk ışığında dökülmesine neden olmuştu. gelinciğin yüzünden düşen, hayatında gördüğü en güzel kırmızıydı. şiddetli rüzgâr mı çıkmıştı daha hızlı döndüğünü hissetti pervanesinin? ağaçlar birbirine sokulur gibi yaptılar rüzgârın her hücümunda. dallarında kalmış yapraklar iyice sararmış, düşmeyen iki elma çürümüştü dalda. eskiden küçük çocuklar gelirlerdi sessizce yaklaşırlardı ve tırmanırlardı alçak dallara. hoş şimdilerde sesli gelseler de ibrahim çocukları kovacak kadar güçlü değil.

            değirmen duvarında açtıkları küçük pencereden baktığı zamanları düşündü sahibinin-gözlerinden bakıyorlardı- babası onu ayağa kaldırmış, camdan yağmurun geldiği yere bakınmıştı. kuş gibi göğsü inip kalkmıştı. yeldeğirmeni çocukken dünyasıydı ibrahim'in. yaşlanınca giderek yalnızlaşmış kendine benzetti sahibini. ibrahim kimsenin uğramadığı zamanlarda iki keçisini otlatırdı ilerideki düzlükte. elinde değnek, zaman zaman yere vurup uzaklaşmalarını engellerdi.

            çocukluğundan beri şarkı söylediğine şahit olmadığı sahibi -mutlu mutsuz bütün günlerini bilirdi- birini geçen gün mırıldanıyordu. uzakları iyice hatırladı değirmen. bir değirmen bilir uzakları. özlemi bilir. pervanesi kırıkmış gibi döner hafifçe. iki damla yaş döker sessiz. bu kadar yıl yanyana durunca insan bilir derdini kederini diye düşündü. kızları evlenmiş, senede bir gelir olmuşlardı. eşini kaybedeli beş yıldan fazla oluyordu. -yeldeğirmenine gelin geldiğinde on yedisindeydi daha kızcağız. - bu kadını çok sevmişti.- o varken rüzgârında yardımıyla döndürmüş pervanesini. ilk çocuğunun doğumundan sonra ikincisini ve üçüncüsünün şu tepelerde koşuşturdukları zaman hepsi daha gençti kendi gibi. yosunlar daha az sarmıştı üzerini.

            bu kadar yıl sonra en çok neye üzüldüğünü düşündü. ilk yıllarına eşlik eden vişne ağacının bir gün kökünden sökülerek, bahçenin orta yerinde serili olduğu gün en çok üzüldüğü gündü. onun sayesinde kuşlar yanına  yaklaşır, uzaklardan haber alırdı. gece yarısı konuşurlardı. annesinden bir dal olarak kesilip günlerce suda bırakıldığını, dalın kırılan yerinden köklerinin nasıl çıktığını anlatmıştı birgün küçük vişne. onun koca gövdesinin aşağı ovadaki başka ağaçlarla birlikte bağda olduğunu da söylemişti. vişne ağacının ilk yemişini ikinci yılında verdiğine şahitlik etmişti değirmen. üçüncü yılında çok bereketli geçmişti vişne ağacı için. o yıl kadınlar, kucaklarında ve karınlarında bebekleri, sırtlarında çuvalları ile değirmeni mesken etmişti. vişnenin dalları çekiştirilmekten kırılmış, akşam karanlığının gelmesine yalvarır olmuştu. sızını hissederdi sanki değirmen. rüzgârsız günlerde kendini çaresiz hissetmesine benzetti vişne ağacının yaşadığını . sonra o sabah, gün yeni açmışken ilk sahibi göründü dışında, kocaman elleri ile söktü onu kökleriyle toprağından. dalları iyice kırılmaktan azalmış, yaprakları dökülmüştü. en çok o güne üzüldüğünü düşündü değirmen. bir gün kendi sonunu görür gibi oldu. pervanesi sökülecek, taşları tek tek kırılacaktı. içi boşaltılacaktı ölürken.-değirmenler de ölür mü demeyin.- korkuyla silkindi bu düşüncelerden. şiddetli bir rüzgâr çıkmış üzerindeki bulutları karartmıştı.

            ibrahim yeldeğirmeninin duvarına yaslanmış, muhtemelen kızlarını düşünüyordu. yağmur hafif hafif atmaya başlayınca, dışarıdaki un çuvalını alıp kapıyı kapadı. yağmur ve rüzgâr, yeldeğirmeninin yakınlarında bulunan elma ağacını sarsarak çürük elmalardan birini hemen dibine düşürdü. karanlık tepenin ötesinden yükselmeye başlamıştı.

 

*Uzak Yaz'ın öykülerinden biri.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

16 Ağustos Notu

akşamüstüdür. kırgın bir yüz, açılamamış bir kalp çarpar gizli gizli... kız ince entarisinin altında diridir; dokunmak isteyecek kadar diri. sessizdir deniz; usul söyler şarkısını o akşamüzeri. işten yeni çıkmıştır adam. yüzünde ağır izleri vardır zamanın.

torna makinesinin başında geçen günün yorgunluğuna, bir de gönül yorgunluğu eklenmiş. dilini düzeltememiş bir köy delikanlısının sıkıntısını duyar içinde. söz uçup gider içindeki boşlukta. yaz sonu hissettirir kendini. biber ve fasulye kurutan kadınlar bakar taraçalardan. herkesin içindekini bildiğini düşünür; kızarır ergenliğini bitirememiş görüntüsüyle yüzü. bisikletli çocuklar geçer; durduğu balıkçı barınağının yanından. onlara benzemek ister bir an... sonra düşünür dokuz yaşının üzüntülerini.

—neden dönmek ister insan geçmişe?

—şimdi ki acılarından kurtulmak için mi?

yine küçük olmak gelir içinden. torna makinesinin başında terlemesi, aşkın ince ince derisine saplanan acısı... güneşin tepelerin ardında kalmasıyla yola koyulur. yürür kıyı boyunca; bir kaç tanıdık yüzün yalnızlığını bozmak istemesine aldırmaksızın... iki yıl öncesi miydi eline yaptırdığı dövmenin acısını unutuşu?

-'kalp ağrısı neye benzer bilir misin delikanlı?' diye sormuştu ihtiyar bir adam. sonra cevap vermişti, konuşmasını beklemeden. ‘yazın ardından ağaçlar yapraklarını dökerler; kuru bir yığın yaprak kalır geride. yüzlerce sarı yaprak... üzerinden geçilmiş yüzlerce sararmış yaprak... buna benzer kalp ağrısı. yapraklar ılık rüzgârları bekler dallarda düşmek için. sonra o rüzgârı bulduğunu sanır ve bırakır kendini aylardır dalında durduğu ağaçtan. o an, pişmanlığı da başlar insan gibi. ' demiş ve bilirmiş gibi sıkıntısını, susmuştu. emin olamamaktan mı bahsetmiş acaba?

denize bakarken, kalp ağrısını düşündü. pencereleri kapalı bir evde yaşadığını hatırladı; tavanın üzerine geldiğini. arada bir evlerine uğrayan arkadaşını ona yaşama karışmalısın diyordu. haklı da sayılırdı. elinin üzerinde acı içinde yaptırdığı dövmesi vardı ama asıl sızlayan yeri başka bir yerdi. unutmuş gibi yapardı çoğu zaman. hatırlamaz görünür; fırtınasını içindeki harabede yaşardı. bir şarkı düşmeye görsün aklına, kendi aşksızlığının intikamını alır gibi yazardı kavuşamayış öyküsünü.

güller son goncalarını açar, taraçalarda analar yaz sonunda biber ve fasulyeleri kuruturlardı. akşamüstü yaklaştı mı, bir bir dönerdi mahalleye adamlar. saklısı olan ağrılar da, bu vakit çıkardı gün yüzüne.

kız yavaş salınımlarla geçer caddeyi. bankanın köşesinde durur ve bekler arabacıyı. elmacık kemikleri çıkık yüzü ile mutsuzluğunu ele verirdi.

—kızın akşama yakın evden çıkışı, delikanlının işten dönüşü bir tesadüf gibi kalmasın.

—yalnızlığımıza neden birilerini karıştırmak isteriz?

arabacı gelmesin bu akşamüzeri. delikanlı, yaklaşsın bankanın yanında duran ağrısına.

hep bekleriz değil mi rüzgârı?

—rüzgâr bu kez, dalından uzaklara savrulmuş bu iki yalnız insanı, bir araya getirsin.

—adam akıllı bir hikâye gibi göründü; adamın yalnızlığı, göğsünün alçalıp yükselmesi, gözlerinin mavi ile yeşil arası tonundaki mutsuz ifadesi...

—peki. arabacı gelmesin! yakındaki çay bahçesinde dışarıda hala bir kaç masa var. sıcak bir fincan çay’a ne dersin?

—olur! bence de...

 

Yorum (4) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

18 Temmuz Notu

 

Senin doğduğu zamanlardan daha eskide kalan insanları düşündüğün oluyor mu? Ayhan Işık’ın ince bıyıklı hali… Yılmaz Güney’in elinde silah tuttuğu bir resmini kesmişsindir sen de çocukluğunda. Beyaz bir defterin içine gelişi güzel diğerlerinin yanına yapıştırmışsındır. Zaman, zamanın içinden fırlıyor şimdi. Tanımadık sesler, yalnız yazdıklarıyla, yalnız eski görüntüleriyle varlıklarını koruyorlar. Bu cümleleri yazdığım gün onun doğduğu şehre Kütahya’ya gitmeden bir arkadaşım beni ziyarete geldi, ellerinde papatyalar vardı. Vazoya koydum çiçekleri. Çocukluğundaki bahçede çiçekleri kesip pencere önündeki masadaki porselen vazoya koymuş muydu Tezer? Kokular çocukluğa çağırıyor ve hepsi naftalinli.

Otel odalarının o kimsesiz görüntüsü. Serin çarşafların üstüne uzanıp geçmişten bir yazarın peşine takılmakta neyin nesi? Onun dolaştığı caddeleri, gördüğü ağaçları, baktığı tepeleri, uzandığı çimenleri görmek. Yazdıklarında bir gerçeklik aramak, inanmak hepsindeki yalnızlığa… Üzüm bağlarının altında yeniden gerçek yalnızlığı keşfetmek- Sen de bir çatı katından bakıyorsun denize. Belli ki ilerideki ışıklara, evlere, balkonlara, sigaranın çıkardığı cılız ışığa, yüzlerce yıl önce ölmüş yıldızlara bakıyorsun. Uzaktaki yeşilliklere bakıyorsun. Nerede olursan ol yaşadığın şeyin kendine dokunmak olduğunu biliyorsun. Bu yüzden senin fotoğraflarına bakarken hiç gitmediğimiz yerlerde yaşadıklarını kendi hikâyem gibi görebiliyorum. – Sonra başka bir otel odası daha, yeniden gitme hissi veriyor.

 

*rüzgârlı tırpan adlı yazımdan bir bölüm

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk