Söyleşi

GENÇ KUŞAK ÖYKÜCÜLERİMİZDEN SERKAN TÜRK İKİNCİ KİTABINI ÇIKARDI

“Birbirinin gözüne bakmayan insanlar olduk”

Rüzgârlı Camlar’ın öykülerinin hem durum hem de olay öykücülüğünün özelliklerine göre kaleme alındığını görürsünüz. Yalnızlık, ölüm, ayrılık ve hüzün üzerine yazılmış bu metinler her ne kadar yaşamın acı yönlerini imlese de mutsuzluk vermiyor okuyana. Diğer metinlerden farkı bu olsa gerek. Acının kucağında ama hep mutluluğa göz kırpıyor pencereden görünenler. Hayattan beslenen öyküler yazıyorum.

SELÇUK KÜPÇÜK

- İlk önce şunu sormak isterim aslında. Bugün Dergah, Yedi İklim, Hece gibi önemli edebiyat dergilerimizin başında öykücüler bulunuyor. Sen de Ada dergisini çıkarıyorsun. Bu bahsettiğim dergicilik geleneğimizdeki hatırı sayılır öykücü editör olgusu hususunda sen neler söylemek istersin?

İyi bir edebiyat dergisi çıkarmak için yalnızca şiirle ya da öyküyle değil tüm edebi türlerle yakınlık kurabilmek gerekir. Sanatı bir bütün olarak düşündüğümüzde hazırladığımız derginin şiir, deneme, öykü ve diğer sanat dallarında başarılı ürünler yayımlaması birazda editör kadrosunun seçiciliğine bağlı. Ada dergisinde gerek arkadaşlarım, gerekse ben çok titiz davranmaya çalışıyoruz. İlk kez ürün yayımlamış olanı da, yıllardır edebiyatta kendine yer etmiş olanı da aynı disiplin çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bir editör öykücü olarak okuduklarımın yazdıklarıma yansıması mutlaka olacaktır. Hem yukarıda bahsettiğin dergiler hem de diğer dergilerin öykücü editörleri benzer zenginliği kendi yazım dünyasında harmanlamasını bilmişlerdir. Kendilerine özgü bir dil geliştirip o eksende Türkçeyi zenginleştirmişlerdir. 

- Öykülerinde zengin ve yoğun bir betimleme okuyorum. Her nesnenin, bizim fark etmediğimiz ayrıntısını metinlerinde malzemeye dönüştürmüşsün. Bu gözlem zenginliğini besleyen nedir?

İlhan Berk’in “her şeye yazmak için bakıyorum” söylemini ödünç alıyorum burada. Yaşamın her anında gördüklerimi kaydediyorum. Sonra onlar hafızamda başkaca anlarda yazılmayı beklermiş gibi ortaya çıkıyorlar. Mutfak musluğunu yan dairede açmış bir komşu bize yalnızlığı da anlatabilir mutluluğu da. Esas olan benim o sesi duyduğum anda içime attığım görüntüye yansıttığım şey. Bakmayı seviyorum her nesneye. Görecek şeyler olduğu sürece onlara bakacağım ve anlatacağım diyorum kendime çoğu zaman. Birbirinin gözüne bakmayan insanlar olduk konuşurken. Gözümü kaçırdığımızdan samimiyeti de yitiriyoruz.

- Öykülerinde özellikle şiirsel bir açılım da var. Birçok cümleyi çıkarıp, bir şiirde malzeme olarak kullanmak mümkün. Öykün şiirden ne kadar besleniyor?

Aslına bakarsan ben bir metne öykü, şiir, roman ya da deneme diye ayırmaksızın bakmak isterim. Yazarken de tüm türlerin iç içe geçtiği bir malzemenin ortaya çıkması normalmiş gibi geliyor bana. Deneme ya da öykülerimi incelediğinizde şiirin orada durduğunu görmeniz bu yüzden normal. Yıllardır hazırladığım radyo programlarım sayesinde de çok fazla şiir okuma fırsatım oldu. Bu yüzden belki her sözüm dönüp dolaşıp şiirle buluşuyor. Öyküm şiirden, şiirim öyküden besleniyor. Benzer bir soruyu Kül Öykü Gazetesi için şairlere sormuştum. “Şairler öykücülerden beslenir mi” diye. Yazan insanlar olarak bütün edebi türleri ne yazık ki aynı samimiyetle takip etmiyoruz. 

- Rüzgârlı Camlar ikinci öykü kitabın. Senin de içinde bulunduğun yeni ve genç bir Türk öyküsü var. Rüzgârlı Camlar bu yeni jenerasyonda nerede duruyor?

Ülkemizde son yıllarda çıkan öykü kitaplarını okuduğunuzda durum ve olay öykücülüğünün birinin ağırlıkta olduğunu anlıyoruz. Rüzgârlı Camlar’ın öykülerinin hem durum hem de olay öykücülüğünün özelliklerine göre kaleme alındığını görürsünüz. Yalnızlık, ölüm, ayrılık ve hüzün üzerine yazılmış bu metinler her ne kadar yaşamın acı yönlerini imlese de mutsuzluk vermiyor okuyana. Diğer metinlerden farkı bu olsa gerek. Acının kucağında ama hep mutluluğa göz kırpıyor pencereden görünenler. Hayattan beslenen öyküler yazıyorum. Her şey sadece hüznün kavşağından geçiyor. Geleneksel olanı biraz da modern dünyanın karmaşasında doğru şekilde anlatabilmek derdindeyim. Benim öykü dünyamda doğa çok önemlidir. Zeytin ağaçları, duvarları badanalı evler, çiçek zengini bahçeler, deniz, tepeler ve yollar bol çağrışımlıdır. İnsanın insana dokunduğu, dokunabildiği bir dünyada yaşamak istiyorum. Yan daireden ölü kokusu gelmeden o kapıyı çalabilen insanlarla konuşabilmek… 

- Rüzgarlı Camlar’da Pevase’den, Selim İleri’ye, Çiğdem Sezer’den, Hilmi Yavuz ve Tezer Özlü’ye kadar birçok önemli isim geçiyor. Kimi öyküne bir epigraf, kimi kendisine adanmış bir öykü ve kimi de bizatihi öykünün kendisi olarak yer alıyor. Bütün bu isimlerin senin öykü izleğinde yeri neresidir? 

Her yazarın özellikle okumaktan haz aldığı metin türleri vardır. Biraz içeriye doğru açılan metinlerdir benim için bunlar. Bahsettiğin yazarların ve şairlerin benim yazım dünyamın zenginleşmesinde sayısız katkısı olmuştur. C.Pavese ve Tezer Özlü ekseninde bu soruya yanıt vermem gerekirse iki yazarda çevrelerinde gördüklerini olduğu gibi anlatırken, kendilerini de çoğunlukla yazmışlardır. Ölümü ve esasen yaşamı diri tutan bütünlüğü gördüklerini düşünüyorum onları okurken. Hem Uzak Yaz’da, hem de Rüzgârlı Camlar’da da bende onlar gibi en çok ölüm teması üzerinden yalnızlığı, içselliği anlatmayı seçtim.

Selim İleri’nin Türk edebiyatında henüz yeterince ağırlığı fark edilmeyen bir yol açıcı olduğunu düşünüyorum. Onun metinlerinde de çoğu kez hayattaki günlük sesleri duyarız. Benim anlattıklarımla örtüşüyor dili. İnsan sevdiklerine yakın durur. Bu yüzden bir selam göndermek isterim yazdıklarımla. Kitabımın ilk öyküsünün şöyle bir özelliği var. Selim İleri ilk kitabından bir süre sonra Suda Ölen Yalı adlı bir hikâye yazmak istediğini, ama ne yazık ki düşündüğü hikâyeyi yazamadığını geçtiğimiz yıl gazetedeki köşesinde kaleme almıştı. Edebiyattaki kırkıncı yılını kutladığı geçen yıl onun için Ada dergisinde özel bir dosya hazırlamıştık. Bu dosya için o yazılamamış öyküyü yazmayı denedim.

İyi bir öykücü aynı zamanda geçmişin izini sürmekle kalmaz onu yeniden hayatla yoğurur. Ben de dünyamı zenginleştiren şair ve yazarların arasında yeniden geçiyorum her şeyin üstünden.

- Öykü dergilerinde de yazıyorsun. Ne yazık ki ülkemizde öykü dergiciliği uzun soluklu olamıyor. Sence bunun sebepleri nelerdir?  

Bu durumu sadece öykü dergiciliği olarak değerlendirmiyorum. Ne yazık ki dergi sektöründe bu sıkıntı var. Birkaç sayı çıkıp kapanan onlarca dergi var ülkemizde. Ölü dergiler mezarlığına son olarak Eşik Cini katıldı. Oysa ilk çıktığı sayısında hepimizde başkaca heyecanlar yaratmıştı. Yazar kadrosu ustalardan oluşan bu dergi bile 15. sayısında okura veda ettiyse gerisini siz düşünün. Dağıtım sorunu, reklâm sorunu, okurun dergileri sahiplenmemesi diğer nedenler. Ülkemizde bu kadar çok okur-yazar insan varken neden bir dergi satmıyor siz düşünün artık. Yazanların bile takip etmediği dergiler edebiyatta hangi boşluğu dolduruyor onu da zaman gösterecek.


Milli Gazete'de yayımlanmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

Rüzgârlı Camlar Üzerine Söyleşi

Kül Öykü Gazetesi

Murat ERGİN

Serkan TÜRK’e soruyor.

 

 

M.Ergin: Camlar, bir vitrin gibi, yaşamın da yazanın da yazılanın da hayat bulduğu bir yer. Kitabınız camların büyüsü ile açılıyor. Camlar dış dünyanın, bireyin iç dünyasıyla yüzleştiği yer mi?

 

S.Türk: Baktığımız değil, bize bakılan yer camlar. ‘Bize bakmak’ istiyordum yazarken. Her birimizin içinden geçtiği sokaklara, ruh hallerine, mevsimlere bakmak... O yüzden Sanki Yarın Issızlık’ı yazarken taşınılan bir sokağı dekor yaptım. Geçmişin her zaman bir şekilde kendini hatırlattığını gözlemliyorum bizim toplumumuzda. En mutlu olduğunuz bir anda birden moraliniz bozulabiliyor. Ani bir gelişme hayatlarımızı değiştirebiliyor. Kaçınızın başına gelebilir yıldırım düşmesiyle ölüm? “Anılar sadece böyle kesik kesik görüntüler olarak anımsatıyorlar kendilerini. Bir yerde elektrik devreleri gibi yanıp kararıyorlar. Ne kadar zorlarsan zorla ilave tek bir kare göremiyorsun.” Diyorum bir öyküde. Bazen yüzleşmek için çaba harcasanız bile bu mümkün olamıyor. Eskiden yaptığınız bir hatanın gelecekte mutsuzluğunuza neden olacağını düşünüyorsunuz. Yaptığınız seçimlerle bir şeyleri değiştirmek elinizde ama o kadar güçlü hissetmiyorsunuz genelde. Kırılmalar gerekiyor toparlanmak için.

 

 

M.Ergin: Metinler arası ilişki kurarak yazmak, örneğin Tezer Özlü, Suat Derviş ve Selim İleri’den yola çıkarak metinler kurmak bu kitaptaki öykülerinde rastlanan bir durum. Bu etkileşimi nasıl değerlendiriyorsun?

 

S.Türk: Suda Ölen Yalı isimli bir öykü yazacaktım diyordu Selim İleri bir yazısında. Onun kırk yıl önce yazmaya başladığı ve bitiremediği öyküyü genç bir yazar olarak yazmam hoşuna gitti umarım. Öykü Marmara’nın zengin yalılarından birinde geçiyor. Yalının eski sakinlerinden bir kadının günümüzün yalısında bir hayalet gibi görünmesiyle başlıyor. Suat Derviş’in Çılgın Gibi romanının izini sürerek yazdım. Yazarların geçmişteki yazarlardan hatta dönemlerindeki başka insanlardan ses almasını doğru buluyorum. Tezer Özlü’ye gelince Türk Edebiyatının gamlı prensesi bende başka duygular uyandırıyor. Ömrü uzun olsaydı edebiyatımızda bu denli bir iz açmış olur muydu diye düşünemeden edemiyorum. Rüzgârlı Tırpan öyküsünde onun izleğinde yapıyoruz yolculuğumuzu. Sanki hepimiz bir çayır serinliğinde oturmuş rüyâlarımızı anlatıyoruz.

 

 

 

 

 

M.Ergin: Hayat hepimiz için bir yerlerde hikâyeler hazırlıyor.”diyorsunuz bir öykünüzde. Yaşıyorken unuttuğunuz ama hikâyelerinize ulanan incelikler, yüzler ve yaşayanların gözleri hep geçmişe dönük, gelecek sizi korkutuyor mu?

 

S.Türk: Bu bilinçli bir seçim değil esasen. Yazmaya başladığınız anın sizi nereye götüreceğini kestiremiyorsunuz. Galiba benim yazı makinem beni geçmişin serin sularına götürüyor ve orada bırakıyor. Kimi zaman yaşlı bir insan, kimi zaman bir çocuk ağlayışı temize çekiyor beni. Üzüntülerin arkasında huzur var çünkü. Gelecek de orada.

 

 

 

M.Ergin: Ölüm, hep bir yarım kalmışlık duygusu uyandırıyor öykülerinizde. Karakterler, yaşıyorken incelikleri görmeden göçüp gidiyor başka boyutlara. Yazan için, kendini temize çekmek, yaraların yeniden yeniden sarılması mı demek geçmiş?

 

 

S.Türk: Yaşarken ölü olan ne çok insan var aslında. Benim yazarken öykülerime bulaşan bu insanların gölgeleri. Çevresinde olup biteni göremeyen, doyasıya gülemeyen, başka insanları fark etmeyi başaramayan insanlar zaten ölü olmalı. Diyorum ya Ölüler Tanrı’nın rafında bekliyorlar sonsuz göğü. Nefes alıp vermek her zaman yaşamak mıdır?

 

 

M.Ergin: Camlara bakan gözler hep uzaklara gitmeyi kurguluyor. Karakterler önce rüzgârı duyumsuyor ve camlar uzaktan gelen siyah bulutları görüyor. Umudu hep içeriye sığınma da mı bulur yazar? Sizce umut nerede?

 

S.Türk: Küçük kedi yavrusu kuyruğunu yakalamaya çalışır. Kuyruğunu yakalama çabasıdır mutlu kılan. Kendi parçasını yakalamaya çalıştığını fark edemez. Bizim çoğumuz da bulunduğumuz yerlere sığamıyoruz. Gitsek birçok şeyi çözeceğimizi sanıyoruz. Yalnızlık baktığımız yerde buluyor bizi. Odamızda, sokağımızda, okulumuzda, istasyonda bizimle olan bu rüzgârlı haller. Yola çıkacak olmanın derin sessizliği.

 

 

 

 

M.Ergin: Wittgenstein ilksel öğrenme dediği, hep içimizde taşıdığımız çocukluğumuzdaki ilk izlekler hâlâ camlar ardında mı yaşanmakta? Birey olmanın acısını yaşayan karakterler sokağa çıkmadıkça çocukluğunu unutmakta mı? Çocukluk sizde yaşanılmış olanların toplamı mı, eksikliklerin yaşanılmayanların listelenmesi mi?

 

 

S.Türk: Daha çok Uzak Yaz’da ifade etmeye çalıştığım şeylerdi çocuk duyarlılıkları. Rüzgârlı Camlar ergenliğin ilk günlerindeki yüzler sanki. Sivilcelerinden kurtulmaya çabalayan yüzler duruyor pencerenin ardında ve onların gözlerinde var ediyor kendini öyküler. İlk önce bakarak öğreniyoruz dünyayı. Küçücük odalardan sokağa çıkmayı, kalabalıklara karışmaya heves ediyoruz. Sobaya elini değdirip yakan bir çocuk gibi canımız yanmadıkça anlamıyoruz gerçeği. Hatta canı yandıkça bile gerçeği anlamamakta ısrar ediyor bazılarımız. Sevilmemişlikler, yarım bırakılmamışlar, yeni şeyleri düşlemeyi unutmuş bireylerden nasıl bir gelecek umarız.

 

 

 

M.Ergin: Deniz hep bakılmayı mı bekler? Öykülerinizdeki camlar hep denize açılıyor. Deniz imgesinin sizdeki yeri ne? Uzaklara gitme isteği geçmişin izine bir yolculuk mu?

 

S.Türk: Bu kitapta bir değişiklik olarak açılışı bir şiirle yaptım. Sahilde kumların arasında bir çocuk yüzü, belirgin hatlar veriyor ortamı anlatan. Deniz kültürü ile yetişmiş kişilerde beklemek bir ayindir. Sessizce durup kıyıda beklersiniz. Ufuk çizgisinin olduğu yere bakarsınız umutla. Uzaklara gitmekten çok, uzaklardan çıkıp gelecek birinin varlığına duyulan inanç. Deniz imgesi esasen yerleşik kalmak isteğidir bende.

 

 

M.Ergin: “O Rus oyuncaklarındaki gibi birini açıyorsun, başka biri çıkıyor içinden. Hepsi de anı bunların. Kadın hâlâ adamın yanında. Yanağını cama dayamış. ‘rüzgârlı camlar’ diye mırıldanıyor. Kır kahvesindeki adamın beklerken yaşadığı azalmışlık duygusunu hissediyor.” Diyorsunuz bir öyküde.

 

S.Türk: Her zaman aynı olamıyor insan. Sürekli bir yenilenme hali. Acıların, sevinçlerin yer değiştirdiği anlar vardır. İçinden çıkılamayacak bir durumda hissederken birden öyle bir mucize olur ki siz bile şaşırırsınız aydınlığa kavuştuğunuz için. Bazen öyküdeki gibi hepimizin başka şeyleri dert edindiğimiz gerçeğini birinin bize fısıldaması lazım… Yalnızlık duygusunun yerleşmesini istemiyorum bu hikâyeye demişim mesela.

 

 

M.Ergin: Şal adlı öykünüzde yaşanılmış bir ölümün ötekileştirilip anlatımı var. Çünkü sizin öykülerinizde bir iç içe geçme var. Yazan için bir hikâye nerde başlar nerde biter.

 

S.Türk: Öykülerimde denemekten hoşlandığım bir şey aslında bu iç içe geçmişlik hali. Hepimizin hayatından diğer hayatlar da görünür. Kiminden az bir görüntü kiminden daha çok. Yaşamın bir yerinden başlamak yeterli. Sokağa çıkan adam görüntüsü mesela bir başlangıç olabilir. Ya da perdeyi çeken bir kadın. Şal’daki gibi temizlik yapan bir kadın gelip oturabilir öykümün orta yerine. İlk kitabımdaki Öldüğümde Ağlamadım adlı öykünün başka bir pencereden görünümü aslında Şal.

 

 

 

M.Ergin: Golgotha adlı öykünüzde kullanılan tepe metaforu Bilge Karasu, Pavese’de sıkça görülen tepe imgesine benzeş. Yazarken kurgulanan ve boşlukta bırakılan okuyucuyla vücut bulan metaforlar okuyucunun yeniden hikâyenizi kurgulaması için mi?

 

S.Türk: Sadece tepe değil elbette. Bahçe, deniz, balkon, pencere gibi sıklıkla kullandığım imgeler var. Her biri tek başınalık duygusunu gelip yüklüyor insana. Zeytin ağaçları mesela bu kitapta tepe kadar çok çıkıyor karşınıza. Arka fonda belli şeyler var. Tepe, zeytin ağaçları ve yalnızlaşan insanlar. Gökyüzünde bulutlar, parıldayan yıldızlar. Hepsi hikâyenin içeriği kadar sizi meşgul etmiyor aksine rahatlatıyor. Okur olarak siz, geniş bir bahçede hiçbir şeye takılmaksızın yürüyüp gidebiliyorsunuz. En azından benim istediğim dilediğim esas kokuyu alabilmeniz.

 

 

M.Ergin: Köstebek, değişme metaforu üzerine kurgulanıyor. Biz değişsek de dünyanın realitesi değişmiyor. Korkular hep diri mi tutulmalı? Bazı şeyleri daha iyi anlamamızı sağlayan korkular mı?

 

S.Türk: Korkular yalnız bizi içimize saklanmaya itmiyor aksine daha bir diken üzerinde yaşamak zorunda bırakıyor. Toplum olarak küçük yaşlardan itibaren sürekli bir şeylerle korkutularak yetiştiriliyoruz. En küçük hatamızda, diğerleri başımıza üşüşecek, bizi cezalandıracaklar sanarak büyüdük. Üstüne bir de doğanın bizlere yaşattıkları eklenince içinden çıkılmaz bir hal aldı yaşantımız. Köstebek öyküsündeki gibi deprem korkusunu yaşayanlar hayatlarının her anında bir sallantı bekler buluyorlar kendilerini. Korkuların üzerine gitmek ve onları yenmek gerekiyor. Çoğumuzun yapamadığı bu aslında, onu yenmek yerine kaçmayı yeğliyoruz.

 

 

M.Ergin: Yaşam, ölümden sonra da insanın geride bıraktıklarıyla devam ediyor. Sesler öykülerde dialoglara dönüşüyor ve geçmişi tekrar ediyor. Kitabınızdaki üç ana bölüm camlar, rüzgârlar ve bulutlar gökyüzü imgesini boşluğa yeniden yazılması gibi ve yaşamakta olanın nihai sonunu mu gösteriyor?  Bu özel bir tercih mi? Ölüm bir final mi başlangıç mı?

 

S.Türk: Başlangıç. Mevsimler birbiri ardına yenileniyor. İnsanlar da öyle, her ölümle yenileniyor ve yaşamın mantığını algılama çabasından vazgeçiyor. Geçip gidenin ardından bakan bir yüze dönüşüyor. Sürekli insan o eski fotoğraflardan bir tat almaya çalışıyor hayat adına.

 

M.Ergin: İnsan insanın avcısı… Kanıyorum bir taşın dibinde.” Demişsiniz İki Kısa Gece’de.  Bu kadar hayatın içinde ve o kadar da dışında kahramanlarınız.

 

S.Türk: İki kısa gece, kitabın en sarsıcı aşk öyküsü. Yüreğini ele geçirilen ve sonra öylece bir köşede yalnız bırakılan birinin, gidenin ardından duyduğu inanç kaybı. İnsanlara güven duygusunu yitirdiğinizde daha çok hayatın dışında kalıyorsunuz.  Sevdikçe sokaklarda koşup terleyen çocuklar görüyor insan. Pencereden sarkıp birbirlerine olup biteni anlatıyor mahalleli kadınlar. İnsan insanın avcısı olmaya görsün kararıyor dünyalar. Bir çiçeğin defter arasındaki kuruyuşu, hâlâ içinde bir yerlerde var olan umudun göstergesi olamaz mı?

 

M.Ergin: Okuyanın, içini yer yer üşüten rüzgârın söylediklerini duyurduğunuz bu kitap ve söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

S.Türk: Ben teşekkür ediyorum bu içten ve zarif soruların için.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

30 Haziran Notu

SORUYORUM *
Serkan Türk Trabzonlu genç bir yazar. Trabzon’da yaşıyor. Yaşadığı topraklarda, duyumsadıklarını yüreğinin diliyle kaleme alıyor. Onun yazdıklarını, radyodaki programlarını yıllardır takip ediyorum. Ve elbette sımsıcak dostluğunu…Kentimiz günlerdir cinnet kenti olarak anlatılıyor, eleştiriliyor hatta haksız suçlamalarla yerden yere vuruluyor. Tüm bunları yazarken kendi özeleştirimizi yapmaktan kaçınalım demiyorum elbette... Kuşkusuz içimizdeki bataklığı da tespit edecek onun üzerine de gideceğiz. Tüm bunları yapacağız yapmasına ama içimizdeki renkleri, içimizdeki güzel sesleri de göreceğiz. Kendi karanlık yanımızı gördüğümüz-gösterdiğimiz gibi aydınlık yüzümüzü de görmeliyiz ki geleceğimiz ışıklı olsun. Serkan Türk; bize, Türkiye’ye bu şehirde gençlerin yalnızca şiddet değil sanat da ürettiğini gösteren önemli bir isim. Onunla tanışınca bunu daha iyi anlayacaksınız. Sizi, üreten gençlerimizle de buluşturmaya devam edeceğim…

Radyoculuk devam edecek mi?
Radyoyla kalemini bir arada yaşatabilecek misin? Bir de yaşam hızının giderek arttığı bugünlerde soluğunun kesilerek yazılarının da bu sıkıntıdan etkilenip hırçınlaşabileceği kaygısını taşıyor musun?

Serkan Türk : Simdilik radyo devam ediyor. Uzun ya da kısa vadede değişik bir plan gözükmüyor. İkisi bir arada olmaya alışık. Zira ben söylediğim, konuştuğum gibi de yazıyorum. Karadeniz’e esen rüzgâr cümlelerimize değer diye düşünüyorum. Hepimiz üzerimize düşen neyse yerine getirmeliyiz. Ben gerek yayınlarımla gerekse yazılarımla söyleyebileceklerimi anlatmayı sürdüreceğim.

Trabzon’da yazar olmak nasıl bir durumdur? Son yıllarda yaşadıklarımız ortada… Kentimiz tecrit edilmek isteniyor. Tüm şehir travma geçiriyor. İnsanların pek çoğu kaygılı… Bu atmosferde senin de kaygıların var mı?

Serkan Türk :  Trabzon’da olmak hem üretkenlik aşamasında farklı bir ivme kazandırıyor hem de verdiğinizin karşılığını alamamaktan şikayet etme tezatını yaşatıyor. Türkiye’de önemli bir yerde duruyoruz. Çeşitli görüşteki insanların farklı niyetlerle karıştırmak istedikleri bir yer. Toplum olarak -her ne kadar son yıllardaki değişen yeni nesile rağmen- hala kapalı bir toplumuz. Kaygılarım var tabii.

İnsanların önümüzdeki beş yıl içinde rahat rahat sokaklarda dolaşamayacağını düşünmek istemiyorum. Her mahallede gençlerden oluşan ve giderek bir çete görüntüsü veren durumdan rahatsızım. Büyük kentlerdeki kadar sıkı bir güvenlik yok Trabzon’da. Akşam belli saatten sonra sokakta insan ailesi ile dolaşmaktan tedirgin oluyorsa bu durumun çözülmesi gerekir. Radyo yayınlarımda bekçilerin hayatımızda ne kadar önemli olduğunu vurguluyorum zaman zaman. O düdük sesi güven veriyormuş bize.
Çocuklarımızın daha yakından gözlenmesi ve mutlaka sosyal hayatın içinde olmaları gerekiyor. Eskiden her çocuk mahalleli tarafından korunur gözlenirdi. Kocaman birer ailemiz varmış gibi büyüyen bizler şimdi bunu devam ettiremiyoruz. Elbette bugünlerdeki olayların Trabzon insanını kutuplaşma olmadan doğru düşünmeye sevk etmesi gerekiyor. Çoğunluk yan yana durabilecek sağduyuya sahip.

HİKAYELERİMİ FİLM YAPMAK İSTİYORUM

Geleceğe dair en büyük düşün nedir Serkan? Ne yapmayı, nerelere ulaşmayı istersin… İçinde sakladığın; bir gün bunu mutlaka yazacağım dediğin imgeler, olaylar, anılar var mı?

Serkan Türk :  Birkaç şey kurguluyorum son yıllarda. Kısa bir film çekmek istiyorum. Kendi hikâyelerimi benim penceremden görüntülemek istiyorum. Yazıda bile insan okuyucunun insafına bırakabiliyor belirgin şeyleri. Filmde bunun önüne de geçmiş olacağım. Yakın dönem romanı diye tanımlayabileceğim bir kitap da yazmak istiyorum. Kıbrıs’ın son on yılındaki önemli olaylarından yola çıkacağım.

Bir de Trabzon’un bölge basınının edebiyata, sanata olan yaklaşımını nasıl değerlendirdiğini merak ediyorum… fiayet eksik buluyorsan sence ne yapılmalı?

Serkan Türk :  Genel anlamda birkaç arkadaş kişisel çabaları ile sanat etkinliklerini duyuruyor. Ne zaman bir spor haberi kadar değer bulursa bir sanat haberi kendine, o zaman basın üzerine düşeni yapmış olacak. Birbiri benzeri müzik programı yayımlayan televizyon kanalları- ben onlara müzikten soğutan programlar gözü ile bakıyorum nitelikli olmaktan çok uzak.

Hangi yerel kanalın kültür sanat programı var merak ediyorum. Kuzey Tv’de Nezih Saatler dışında bildiğim yok benim. Bir iki radyo programı hepi topu bu. Gazetelerdeki kültür sanat sayfalarının durumu içler acısı. Niteliksiz şiirler, yazılar. İnsanlar politika, spor ve güncel haberler kadar bu tür kültür sanat faaliyetlerden de haberdar olmak istiyor. İşi bilen adamlar işe gitsinler sorun kendiliğinden çözülür.

Türk, ikinci kitabının da çalışmalarına başladı

ATEŞ BÖCEKLERİ YALNIZ UÇMAZLAR

Giderek kedere boğulan coğrafyamızda, yazdığın kitap uzak yazların özlemini duyan insanlara soluk aldıran bir vaha oldu. Bu sözcüklerimi abartılı bulabilirsin belki ama öyle zor zamanlar yaşıyoruz ki…

Serkan Türk :  O yüzden o dar sokakları, limon çiçeği kokan bahçeleri, salıncakları, ağaçları çokça yazdım. Geride kalan sayısız fotoğrafın içimize yansıttıklarını düşünelim istedim. Uzak Yaz bir zaman kitabı. Düşüncelerin için teşekkür ederim.

Trabzon, seni radyoda yaptığın programlarla tanıyor. Önce radyocu yanından söz edelim biraz. Radyonun, öykülerinin şekillenmesinde katkısı oldu mu? Radyo ki sözlü bir romandır aslında… Gökyüzüne yazarsın en güzel cümleleri… O cümlelerin havadaki sessiz serüvenini kağıtla buluşturarak geleceğe iz bırakmaya nasıl karar verdin?

Serkan Türk :  1993 senesinden beri çeşitli radyo istasyonlarında, her kuşakta yüzlerce yayın hazırlamış, sunmuş birisiyim. Bu yıl haftada iki akşam Radyo Aktif’te, Radyo Film adlı programı hazırlayıp sunuyorum. Radyonun kendine has bir dili var. Dinleyenin anlayacağı bir dil.

Kısa cümlelerle çok şey anlatmayı deniyoruz. Yazmayı sürdürürken radyo metinlerinin daha bağımsız metinlere dönüştüğünü gördüm. Sayısız program yapmış biri olarak programda anlattıklarımla hafızada kalamayacağının bilincindeyim. Yazıda durum öyle değil. Her cümleniz olumlu olumsuz bir değer buluyor zamanla.

Direnebilmek için çaresizliği hissetmeli

Öykülerini radyodaki programında okur muydun? İçinin derinliğini ilk kiminle paylaştın? Bir kitabının olması düşüncesini dillendirdiğinde inancını, sevincini görmezden gelenler oldu mu?

Serkan Türk :  Öykülerimin büyük bölümünü önceleri programlarımda sabırsız davranıp okurdum. Bazıları hatta o programlar sayesinde yazıldı. Bu bir duygu alışverişi diyelim. Biri size annesinin intiharından bahsediyor. O anda sizde etkileniyorsunuz ve kalkıp şu cümleleri karalıyorsunuz. “durgun bir su iken çamura karıştı yürek, hüzünle. asılı kalan umutlar değildi bu kez. ten, kardeşi olduğu bedene son kez acı bir tokat vurup çekip gitti acı bir çığlıkla.”

Kitap düşüncesi dinleyenlerin yaklaşık 7-8 senedir dillendirdikleri bir olaydı. Böyle bir beklenti oluşmuştu ister istemez. Bu dönemde yazdıklarımı saklamayı tercih ediyorum. En azından bir dergide çıkana kadar bana kalsın istiyorum.
Ateşböceği imgesini çok kullanıyorsun. Kendini bu toplumda ateşböcekleri kadar yalnız ve umutsuz mu hissediyorsun? Söylediğin sözü anlamayacaklarını düşünüp kederlendin mi hiç? Bu şehirde; kendi topraklarımızda yabancılaştırılmak istendiğimize dair kaygılara kapıldın mı?

Serkan Türk :  Ateşböcekleri yalnız uçmazlar. Birinin olduğu yerde onlarcası vardır. En azından benim onları toplayıp kavanoza kapadığım yerde öyleydi. İnsan dönem dönem tek başına, çaresiz hissetmeli. Daha dirençli olmak için güç kazanmak gerekiyor.
Aslında herkes her cümleden kendi hikâyesini yazıyor. Sizi çok iyi tanıdığını düşündüğünüz insanlar bile sizi şaşırtıyorken diğerlerini normal buluyorum. En iyi tespiti şöyle yapabilirim. Sokağımızın yüzü değişiyor. Artık daha az insana selâm veriyorum. Saçı, kıyafeti, yaşam tarzı birbirinden başka insanlar dolmuş bizim yaşam sahnemize. Biz dekorlara dönüştürülüyoruz aralarında. Eskiden tersini düşünürdüm.

TRABZON ADA’YI YAŞATMALI

Karadeniz, içinden birçok ressamı çıkarmış, doğası insanlarımızın yüreğinde renk olup tuvallere akmıştır. Senin öykülerinde de o ressamların renkleri ve bakışını görüyorum; yağmur, ateşböcekleri, servi ağaçları, vişne ağaçları vs… Ve elbette betimlemelerin... Öykülerin insanın ruhunu dinlendiriyor… Günlük hayatında da bu kadar sakin misin?

Serkan Türk :  Dingin bir ruha sahip olmadığımı biliyorum. Bu yörenin insanlarının genel özelliğinde bu var zaten. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan insanlarız. Tepkilerimiz bazen abartılı olabiliyor. Beş dakika sonra normale dönüyoruz. Bir sürü şeyi kırıp döktükten sonra. Kâğıtlar bir yazarın tablosunu resmedeceği yer. Boya ile değil sözcüklerle yapıyoruz bunu.

Daha fazla ayrıntı düşkünüyüm. Herkesin dikkat ettiği şeyleri göremem mesela. Masanın üzerinde duran küllük gibi. Ağaçların içinden geçen ışık yaprakların renklerini soldurmuş mu o dikkatimi çeker.

Kitap çıkalı neredeyse iki ay olacak. Nasıl tepkiler aldın? Edebiyatın politbürosu(!?) seni fark edebildi mi? Bir de Trabzon’daki okurlar kitabına nasıl ulaşabilirler?

Serkan Türk :  Şimdiye kadar gelen tepkiler gayet olumlu. Aslında öyle çok olumsuz bir eleştiri ile karşılaşacağımı düşünmüyorum. Belki zaman içinde diğer metinlerimle kıyas yapabilirler. Çeşitli kentlerdeki dergilerden söyleşi gerçekleştirmek için mail’ler aldım. Birilerinin dikkatini çektim demektir. Trabzon’da kitapevlerinin çoğunun raflarında yer alıyor Uzak Yaz. Bir çok kentte kitapevlerine girdik.

İkinci kitap çalışmana başladın mı? Yoksa ilkinin keyfini çıkartmak için kalemine bir süreliğine veda mı ettin? Neler yapacaksın? Yeniden imza günü düzenlemeyi düşünüyor musun? Ki kitabın çıktığı ilk hafta Üçyol Kültür Merkezi’nde okurlarınla buluşmuştun. Ama şimdi daha çok tanınıyorsun…

Serkan Türk :  İkinci kitap bitti benim kafamda. Bir deneme kitabı olacak. Bu dönemde daha çok okuma yapmaya çalışıyorum. Yazışmalarım sürüyor okurlarla. Aralık ayı ortasında ilk imza gününü Ada Dergisi sohbetleri kapsamında gerçekleştirdik. Bir öneri olursa elbette yeniden bir yerde kitabımı imzalarım.

Öykülerini okurlarla buluşturmaya Ada Dergisi aracılığıyla mı başladın? Ada, kendi çizgisinde kaliteden ödün vermeden bu topraklara soluk olmaya çalışan bir dergi. Okurun derginize ilgisi nasıl? Ada’yı yaşatabilecek misiniz?

Serkan Türk :  Ada dergisinden çok önce çeşitli dergilerde öykü, deneme, şiirlerimle yer almaya başlamıştım. Ada ile bu süreklilik kazandı diyebilirim. Önümüzdeki hafta derginin yeni sayısı okurla buluşacak. Ada Kültür ve Edebiyat Dergisi birkaç insanın özverisi ile çıkıyor. Daha çok magazin dergisi okuyan ülke gençliğimiz için dergimizin dili ağır olabilir.

Ada yaşasın istiyoruz; elbette okur üzerine düşeni yerine getirirse… Birçok kentten çok sayıda mektup alıyoruz. Doğusundan batısına hatta ülke dışından bizimle şiirlerini, yazılarını paylaşmak isteyen insanlar var. Ticari bir kimliğimiz yok. Amacımız para kazanmak değil, dergiyi sağlıklı çıkarabilmek. Çok sayıda aboneye ihtiyacımız var. Yıllık 25 Ytl ödeyerek bu kentten bu sesin yükselmesine katkı sağlayabilirler.

*Bu Söyleşi  Yakup Karbuz'un Taka Gazetesi için yapmış olduğu söyleşidir.

Yorum (2) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk

Kül Öykü Gazetesindeki Söyleşim

 

Ercan YILMAZ

Serkan TÜRK’e soruyor.

 

·        Sevgili Serkan, Necatigil’in tavsiyesine uymuşsun; -‘hüznün keyfini sür’üyor gibisin…

 

Hüzünlü olmanın, hüznü yaşıyor olmanın rahatlatıcı bir yanı var. Kendimi daha rahat hissediyorum. İçimdeki insanın ben’imi rahatsız etmesine dayanmayı deniyorum. Dayanmayı başardığım sürece içimdeki tüm yerlerimi görebileceğim.

 

·        Uzak Yaz’da, Dünya’yı değiştirmek isteyen değil, sadece ‘temâşâ’ eyleyen bir yazar var. Bu ‘temâşâ’, seni yer yer metafizik-olan’a doğru da sürüklüyor sanki.. Ama Nâilî gibi ‘âlemin mest eden nakışlarını’ ‘bir özge temâşâ’ ile geçmiyor, sanki o ‘temâşâ’ esnasında eriyip gidiyorsun…

 

Birer pencere var önümüzde. Kimi otobüsün, kimi trenin, kimi bir lokantanın camından dışarıyı seyrederken, dokunulmak istenen sayısız görüntünün içinden bazılarına seyirci kalıyoruz. Bir bekleme zamanından geçiyoruz. Senin dediğin gibi belki zamanın ara odalarında soluklanıyoruz. Her bir öykü kendi zamanından çıkıveriyor. Kimi gün gökten, kimi gün geçmişten alacaklı olma durumu bu.

 

 

·        Uzak Yaz’da dikkati çeken bir diğer nokta da, birçok öyküne epigraflarla başlaman. Alıntı yaptığın Haydar Ergülen, Hilmi Yavuz, Cemil Meriç, Can Yücel, Oruç Aruoba, Edip Cansever, Çiğdem Sezer, Behçet Aysan ve Hamit Macit gibi şair ve yazarlarla nasıl bir akrabalığın söz konusu? Ayrıca bu isimlerden Cemil Meriç hariç diğerlerinin şair oluşu genellikle şairlerden beslendiğin anlamına mı geliyor biraz da?

 

Yazarlardan çok şairlerden beslendiğim doğru. Bir dizenin sizi alıp götürdüğü yer bir öyküye sığamayacak kadar geniş olabiliyor. Şairlerim, sözcükleri paylaştığım akrabalarım hepsi. Ruh akrabalığımız yıllardır sürüyor. Büyükbabam sigarası için ‘tek arkadaşım’ diye derdi. Hiçbir şair yüzüstü bırakmadı beni.

 

·        Hemen her öykünde birtakım kelimeler var ki, senin için özel bir anlamı olmalı bu kelimelerin. Bahçe gibi, ağaç gibi, bavul, hüzün, balkon, sardunyalar gibi.. Ne ifade ediyor bütün bunlar senin için?

 

Bahçe başlı başına benim için önemli bir hazine. Latife Tekin’in Unutma Bahçesi isimli romanı yayımlandığında bu adı kullanmasına ne çok kızgınlık duydum bilemezsin. Bana ait bir isimmiş gibi sahiplenmiştim bahçeyi. Diğer söylediğin kelimeler de sardunya, balkon, hüzün ben’imin toplamı gibi. Gökyüzüm hepsi.

 

·        Yer yer Sait Faik’i andıran bir tarzın var.. Öykülerinin çoğunda olay, zaman ve mekân sanki silinip gitmiş ya da erimiş gibi..

 

Olayların zamanlarını bir öğle sonrası, akşamüzeri veya sabahın erken saatleri diye belirtmiş olsam da bunun bir önemi yok aslında. Neyin ne zaman olduğundan çok içimdeki yansısın istiyorum sözcüklerle. Söylemek istediğim, üzerinde durduğum şeyi anlatmak derdindeyim. Sait Faik gibi güçlü bir kalemin yolunda ilerlemek isterim. Ama yazdıklarımın şu ya da bu kişiye benzerliği üzerine kafa yormadım.

 

‘Hatırlama’ ile ‘unutuş’ arasında kurulmuş bir kitap Uzak Yaz; sanki Zaman’a geri kalıyor; Dil için hep ileri gidiyor…

 

İnsan, zaman geçerken kendi ile bir hesaplaşmak zorunda kalıyor. Eğer kendine bir yerden durup rahat bakamıyorsa, yaşamını hep bir organdan noksanmış gibi tamamlamak zorunda kalacaktır. Yer yer hatırladıklarımızı unutmaya çabaladıklarımız ile değiş tokuş ettiğimizin kanısındayım. O arada bir yerde Uzak Yaz duruyor.

 

·        Ve şiir… Birçok öyküde dizelere rastlamamız bir tesadüf olmasa gerek…

 

Aslında şiiri ben’ime yazmaya başlayalı yirmi yıl oldu. İlk önce onlarca defter doldurup şiir yazıyorum sandım. Sonra şiir’in kıyısına kadar gelip öykü’de karar kıldım. Her bir öyküme düşmüş birkaç dal parçası varsa  bundan olsa gerek.

 

·        Sevgili Serkan, bu kadar ‘kırılgan’ olmak; -bu, öykülerin için bir tehlike oluşturmuyor mu? Zira kimi yerlerde Duygu Dil’in önüne geçiyor!

 

İkisi neden ayrı olsun? Dil kendi kurgusunda naif öyküler yazdırıyorsa önüne geçmek istemiyorum. Okuyucu kötü olmuş diyebilir. Ben onların değil kendimi yazmanın derdindeyim. Her okur kendi öyküsünü okumak için sayfaları çevirse bile benim öyküm onlara yenilerini hatırlatacak.

 

·        Öykülerde hep bir ayrılık-veda, kıyıda durma-içe kapanıklık, gözyaşı-hüzün, sahip olamama-umut var.. Bilinçli bir kurgu mu bu, yoksa ‘her şey olayların normal akışına dahil’ mi?

 

Bir sabah uyandığınızda perdeyi çektiğinizde karşı dairenizin boş olduğunu görüyorsunuz. Hiç konuşmadığınız hatta selamlaşmadığınız insanlardan bahsediyorum. Orada olmaları size güven veriyordur aslında. Oturup kederleniyorsunuz okuduğunuz bir haberden sonra. Düğünlerdeki veda sahneleri de çok sarsıcı bir görüntüdür benim için. Mutlu bir şeyin içine gözyaşı sızabiliyor. Tam göğsünde büyütürken hayalleri o uzaklarda yaşamayı göze alıp gidebiliyor. Sonra siz bir eşyanın durduğu yerden içinize baktığını düşünürsünüz. Orada yaşayıp giderken sorunsuzluk ırmağının yanı başında kâğıt gemilerde yüzdürülür.

 

 

·        Nereye ya da kime düşüyor Uzak Yaz’ın gölgesi?

 

Kitapta olmayan bir metinde şöyle diyor hikâye kişisi, biri gelip gölgesi ile huzursuz edecek beni diye çok korkuyorum. Bazen tetikte beklersiniz. Hayat ani olaylarla allak bullak ederken içinizi de karşısına dikilip hesap soramazsınız. Yeniden kurarsınız, dağılan parçaları bir araya getirmeyi denersiniz. Elbette uzak yaz’da gölgeler hayatlarımız üzerine düşüyor. Eski evlerde özellikle duvarlarda üzeri örtülü fotoğraflar vardır. Dönüp bakmayı içimizden geçirsek de tedirgin oluruz. Geçip giden ruhlar bize gözleri ile oradan bakıyor sanırız. O yüzden daha çok o fotoğraflarda kalanlara düşüyor benim öykü kahramanlarımın gölgeleri.

 

·        Yıllardır radyoculuk yapan biri olarak, bir şekilde tinsel diyebileceğim bir bağ kurduğun insanlarla ya da dünyayla, kitabın oluşumu arasında ilginç ve gizemli bir bağ var sanırım.

 

Bazı öykülerin bu paylaşım dilimlerindeki izleklerden sonra veya o an yazılmaya başladığına şahit oldum çoğu kez. Birilerine bir şeyler anlatırken aslında kendimle yüksek sesle konuşurken yazdımdı çoğunu. Kelimelerin sihri onlarla birlikte olduğum zamanlarda anlattıklarımdan yola çıkarak yaşadıklarına yansıdığını gördüğümde bu bağın ne kadar güçlü olduğunu anlayabiliyorum.

 

 

·        Son dönemdeki genç şair ve yazarların çoğunun eserlerin de varoluş çırpınmaları görüyoruz; hiçlik, hoşnutsuzluk, kaos, bunaltı, bulantı gibi… Uzak Yaz, bu durumun uzağında bir kitap. Acının ve hüznün dinginliği, deyiş yerindeyse huzurunun, güz güneşinin sırtımızı ısıttığı gibi içimizi ısıttığı bir kitap Uzak Yaz

 

Acım benimdir. Atmaya kıyamadığım tüm eşyalar gibi bir çekmecede zaman zaman açılıp kurcalamaktan bir çeşit haz alıyor olmalıyım. Bak diyorum bunun üstesinden gelmişsin, bunu da aşınca iyi hissedeceğin zamanlar gelecek. Acı ve hüzünle kendimi terapi seanslarına sokuyorum. Bir dönem okuduğum kitaplardaki bu tür cümleleri daha huzurlu okuyabiliyorum. Hani bildik hikâyedir oğlunu kaybeden bir anne içindeki acıyı dindiremez ve kapı kapı dolaşır. Çarenin hardal tohumu olduğunu söyleyen bir bilgeyi dinler ve şehir şehir o hardal tohumunu aramak için insanlarla tanışır, acılarını dinler. Ve zamanla acısı azalır gider. Hoşnutsuzluğumu çok geride bırakmış olmalıyım ben de çok insan dinledim.

 

·        Kitabın ilk öyküsü, ‘iki yüzlü arzuhalci’, ‘birkaç gün sonra bir boşluğa bakar buldular yüzümü’ cümlesiyle bitiyor. ‘iki yüzlü arzuhalci’, hep boşluğa mı bakıyor senin gözlerinle ya da senin gözlerinde? Belki de kahraman (iki yüzlü arzuhalci), yazar (Serkan Türk)ın gözlerinde var ediyor kendini.

 

O öyküyü yazdığım yağmurlu bir akşamdı. Ve boş gözlerle baktığımız hayatın aslında bir boşluğa bakar buldular yüzümü dedirtecek noktaya gelmesini kabul etmiyordum. Bir tür başkaldırıydı. ‘Oysa gidecek bir yer vardı ve sakladın benden’ der öykü kahramanı. Gidilen yer ölümün soğuk bahçesiydi. Oraya dikmiş gözlerini boşluğa bakarken, bir hayat akıyordur sokakta. Kaldırımda ellerine nefesini üfleyip ısınmaya çalışan insanların varlığını doldurmaya çalışıyordur gözlerine.

 

·        Neden ‘bahçe’ metaforu Serkan? Mazi ile geleceği lehimliyor sanki senin öykülerinde ‘bahçe’. Ve Dıranas’ı dizesini biraz değiştirerek söylersem, ‘bir hüzün çığlığı içinde bahçeler’ bunlar.

 

Biz bahçelerde büyüdük. Bizi bir bahçe büyüttü demeliyim. Her kıyısında bir ağaç gölgesi düştü üzerimize. Kimi zaman o dallara uzandık küçük ellerimizle. Kimi zaman saklandık gölgesinde. Her çocuğun bir bahçesi ve ağacı olduğuna inanırdım eskiden. Şimdiki zamanda apartman dairelerinde yetişen çocukların balkonlarında iki saksı bile göremediğini düşündükçe o yıllardan çok söz açışım normal değil mi? İnsanlar özlediklerini anlatmaz mı hep?

 

·        Küçük mahalleler, dar sokaklar, bahçeli evler… Mekân ve insan üzerine yoğunlaşıyor senin anlatın.. Bu kadar ‘hayat’ın içinde olmak neden?

 

 

O beyaz badanalı evlerde büyütünce insanlarımı, dar sokakları, bahçeli evleri, limon çiçeklerini göremeden yapamıyorsunuz. Bir yerlerde bekliyor o insanlar. Rüzgârın esip geçtiği avluları, su döküp dönecekleri bekleyen kadınları, çocukları anlatmak bir tercih meselesi olabilir.

 

·        işaretlere inanırdım eskiden beri’ diye bir cümle var ‘iyimser diyaliz merkezi’ başlıklı öykünde. Her şeye işaretmiş gibi bakan ve her şeye bilgece tahammül eden bir kalp ile yazılmış öyküler bunlar; -bir anlamda, çocukluk ile bilgelik’in kaynaşmasından doğan… Ne dersin?

 

 

Uzak Yaz’daki o çocuk eskiden beri işaretlere inanarak büyümüş. Gökyüzünü hesabından çıkarmadan bir bulut hareketine, bir kuş uçuşuna, bir yaprak kıpırtısına anlamlar yüklemiş ve öylece büyümüş zamanın beşiğinde. Belki yaşadığı koşulların etkisi ile yaşından büyük davranmak zorunda kalmış. Ve zamanın tüm önüne koyduğu acı tatları kabullenmesini bilmiş.

 

 

·        ‘yel değirmeni ve vişne ağacı’ öykünü Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’nin mütevekkil ve âsûde hüzün ırmağı besliyor mu dersin?

 

Çehov vişne bahçesini ölümüne yakın bir dönemde yazdı. Benim anlattığım öyküdeyse, ölümüne yakın bir dönemde bir yel değirmenini ve sahibinin birlikte yaşlanmasını konu ediyorum. Hüzünlü bir öyküdür. Bir yerde yıllarca dururken sizi etkileyen en önemli olayın ne olduğunu düşünün. Gencecik bir vişne ağacının köklerinden sökülmesi elbette çok hazindir. Ömrümüz gencecik fidanların köklerinden söküldüğüne ses çıkarmadan geçiyor belki. Birimiz o dalların kırılmasına kızıyoruz ve buduyoruz dallarını bir sabah. Hangisi vahşice olanı?

 

·        ‘öldüğümde ağlamadım’ çok hazin, çok derin ve çok zarif bir ifade. Bütün kitabı özetliyor gibi…

 

Öldüğümde ağlamadım adlı öykümde bir kadının en güven duyduğu anda sevdiği adam tarafından boğularak öldürülmesi konu ediliyor. Bir ölünün dilinden yarım kalmış bir şarkının söylenmesi. Kulağın duyduğu, gözün gördüğü yerlerdeki boşlukları anlatmak derdindeyim. Bir an için huzur duydunuzsa gönlünüz rahat bütün sonlara hazırlanıyorsunuz. Kederlerimi bu yüzden severim.

 

 

·        Ve Ölüm; o ‘herkesin ekmeği’ olan ve ‘meyvenin çekirdeğini taşıması gibi içimizde taşıdığımız’ ölüm! Uzak Yaz, biraz da ‘ölüm’ü mü imliyor ya da ‘ölüm’ün imlediği bir kitap mı ‘Uzak Yaz’?

 

 

Ölümün sokaktaki bir tabela gibi her an karşımıza çıkabileceğini şüphesiz biliyoruz. Her öyküde birden karşınıza çıkıyor ölüm. Çıplak ve tek hissediyorsunuz. Zamanın sararttığı tüm fotoğraflar eski yazlarda kaldı.

 

·        Öykülerini yazıp bitirdikten sonra, onları mürekkepleri kurusun diye rüzgâra mı bıraktın sevgili Serkan?

Belirgin bir süreçte karaladıklarınız defter sayfalarında bir süre kalırken bazıları acele ile fatura dekontunun arkasına yazılmış oluyor. Bir kitabın içinde de duruyor bazı cümleler. Ve zamanı gelince yeniden kendini yaşanılır kılıyor.

 

·        Uzak Yaz da Selim İleri tesiri var mı dersin?

 

Selim İleri en sevdiğim yazarlardan biridir. Onun Cumartesi Yalnızlığı’na benziyor benim Uzak Yaz’daki kalanlarım. Hep bir beklenti içinde olan insanlar. Bir tıkırtıya bir mektuba ölesiye ihtiyaç duyan insanlar. Hepimiz ortak kaderleri yaşıyoruz. Elbette tesiri vardır. Yaşasın kapı dürbünlerinden bakan yaşlı kadınlar.

 

·        Ve çok özel bir soru: Neden incir ağaçları?

 

İçten içe kuruyan bir ağaçtır incir. Biz erkekler olarak derdimizi kederimizi rahatlıkla ifade edemeyen insanlar olarak yetiştiriliyoruz Türk toplumunda. Daha çekingen, daha içe dönük. Ve durup dururken kuruyoruz genç yaşlarımızda. Elma ağacı olmayı başkalarına bırakıyorum. Diyorum ya: ‘hayat ağaç olma hakkını vermez bize, kimine düşen bir ağacın gölgesinde dinlenmek.’

 

·        Okuyanın, kalbini rüzgârın ve bahçenin harfleriyle yeniden yazacağı bu kitap için çok teşekkürler Serkan Türk kardeşim…

 

Ben teşekkür ediyorum zarif soruların için.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : serkan türk